top of page

Son Durak

Yazarın fotoğrafı: Recep Karahan
Recep Karahan
15 Eyl
6 dakikada okunur

Vilhelm Hammershøi - "Interior with Artificial Light" (1909)
Kapak Görseli: Vilhelm Hammershøi - "Interior with Artificial Light" (1909)

Kadir saat 23.40’ta vardiyaya girdi. Makinist kabini her zamanki gibi soğuktu, klima hep açık kalırdı geceleri. Kumanda paneline elini koydu, üç saniye bekledi, ışıklar yeşile döndü. Tren hareket etti.


On dört yıldır aynı hat. Yenikapı-Hacıosman. Gözlerini kapasa bile durakları sayabilirdi. Şişhane, Taksim, Osmanbey, Şişli. İsimler bir tespih gibi zihninde dönerdi. Artık hiçbir durak ismi bir şey ifade etmiyordu onun için. Sadece iş.


İlk yıllarda farklıydı. Her durakta insanları izlerdi, kim nereye gidiyor diye merak ederdi. Şimdi sadece ekranlara bakıyordu. Yolcu sayısı, hız, zaman. Sayılar.


Karısı Nazlı geçen ay gitmişti. Eşyalarını üç poşete sığdırdı, dolabın yarısını boş bıraktı. Kapıyı kapatırken bir şey söylemedi. Kadir o gece de vardiyaya çıkmıştı. Ne yapsın, tren beklemezdi. İkisi de biliyordu bunun bir bahane olduğunu ama kimse söylemedi.


Oğlu Emre'yle iki yıldır konuşmuyorlardı. Sebebi basitti aslında. O kadar basitti ki anlatırken bile utanıyordu Kadir.


O akşamı hâlâ hatırlıyordu, ayrıntısıyla. Mutfak masası, önünde soğumuş bir çay. Emre karşısında oturmuş, elleri masanın altında, “Grup kurduk baba, bir barda çalmaya başladık, üniversiteyi bırakacağım.” demişti. Kadir elindeki bardağı ses çıkartacak şekilde masaya vurarak: “Sen bu evde benim paramla yaşıyorsun, sokakta mı kalacaksın müzik diye?” Emre'nin yüzü kızarmıştı, bir şey söylemek istercesine irkilmiş ama Kadir ondan önce davranarak ve sesini yükselterek sözüne devam etmişti: “Otuz yıl önce ben de gitar çalardım, biliyor musun bunu? Babam elimden aldı gitarı, sattı. Şimdi sana destek olmam mı lazım?” O cümleyi söylerken bile kendine kızmıştı ama durduramamıştı dilini. Emre kalkıp odasına gitmişti ve üç gün derin sessizlik neticesinde bavulunu alıp evi terk etmişti. Kapı kapanırken evde olan Kadir’in gururu, kapanan kapıya dönüp bakmasını engellemişti.


***


O günden beri iki cümleden fazla konuşmadılar, o da bayramlarda, zorunluluktan. Nazlı arada haber alırdı oğlundan, Kadir’e söylemezdi çoğu zaman, biliyordu sorarsa yine tartışma çıkacağını.


Tren Şişli’ye yaklaşırken hız kesti. Kadir camdan platforma baktı, alışkanlıktan. İnsanlar kalabalıktı, hafta sonu gecesiydi, herkes bir yere yetişiyor gibiydi. Sonra bir baktı ki durmuş, gözü bir noktaya takılmış.


Sarı çizginin hemen önünde, sıraya girmemiş, tek başına duran biri vardı. Kapüşonu başında, omuzları hafif öne düşük, elleri cebinde ve ayakları içe dönük… Yalnızca duruşu tanıdıktı. Kadir'in nefesi boğazında düğümlendi.


Frene normalden erken yüklenmesi, trenin normalden yavaş girmesine sebep oldu. Arkadaki vagonlardan söylenmeler duyuluyordu.


Kapılar açıldı. Adam kıpırdamadı. Kadir kabinden düşünmeden indi. Kurallara aykırıydı kabini terk etmek. Umurunda değildi.


—   Emre!


Genç adam döndü. Gerçekten oydu. Yüzü solgun, gözlerinin altı morarmış, sanki günlerdir uyumamış gibiydi. Elindeki boş şişe kayıp yere düştü. Ses istasyonun her noktasında, tünelin sonuna kadar yankılandı.


—   Baba?


Sesi titriyordu. Kadir bir adım attı, sonra durdu. Ne diyeceğini bilmiyordu. İki yıl boyunca kafasında kurduğu onlarca cümle o an hiçbir işe yaramadı. Hepsi buharlaştı.


—   Ne işin var burada bu saatte?


Emre gülmeye çalıştı, beceremedi, dudakları titredi. “Sen söyle. Sen benim babamsın, hangi trende olduğumu bile bilmiyorsun.”


Anons hoparlörden geldi, kapılar kapanacaktı. Kadir arkasına bile bakmadı. Tren onsuz gitti, ikinci sürücü devralacaktı, kural buydu. Umurunda da değildi.


İki yolcu yanlarından geçti, birbirlerine bir şey fısıldadılar, uzaklaştılar. Kadir fark etmedi bile.


—   Neden kapının kenarında öyle duruyordun?


Emre cevap vermedi. Bakışlarını kaçırdı, ayakkabısının ucuyla yerdeki bir kâğıt çöpünü yuvarladı.


Kadir’in içi bir anda buz kesti. Bir şey görmüştü Emre'nin gözlerinde, tanıdık bir şey, gitarını sattığı gün kendi babasının gözlerinde de görmüştü yıllar önce. Sordu:


—   Atlamayı mı düşünüyordun?


—   Bilmiyorum.


Emre’nin sesi kısıldı, güçlükle devam etti sözlerine:


—   Belki… Şu an bile… Bilmiyorum!


İstasyon güvenlik görevlisi telsizden bir şeyler duymuş olmalı ki yaklaştı, bir şey mi oldu diye sordu. Kadir eliyle bir şeyler olmadığına dair işaretler yaptı, yalan söyledi:


—   Oğlum rahatsızlandı, hastaydı, halledeceğim.


Görevli şüpheyle baktı ama uzaklaştı.


İkisi kalabalığın arasında, hareket eden insanların ortasında, sanki tek başlarınaymış gibi durdular. Trenler gelip geçti, giden trenlerin rüzgârları saçlarını dağıttı, kimse onlara bakmadı. Kadir:


—   Neden bana hiç aramadın?


—   Sen de aramadın.


Doğruydu. İkisi de haklıydı, ikisi de aptaldı. Kadir bunu ilk kez bu kadar net gördü, midesinde bir ağırlık oluştu.


“Anlamıyorum,” dedi Kadir. “Müzik mi, para mı, ne oldu sana böyle? Son gördüğümde grubun konser veriyordu, sosyal medyada gördüm, annen göstermişti.”


“Müzik falan değil baba!" Emre gözlerini ovuşturdu, elleri hâlâ titriyordu. “Grup dağıldı altı ay önce. Davulcu evlendi, işe girdi. Gitarist Almanya’ya gitti. Ben tek kaldım. İş bulamadım, üniversiteyi de yarım bıraktığım için kimse ciddiye almadı beni. Ev sahibi evden kovdu iki ay önce, kirayı ödeyemedim. Üç haftadır bir arkadaşımın kanepesinde yatıyorum, o da artık sıkıldı benden, belli ediyor, sabah kalkışlarımdan bile rahatsız oluyor.”


Kadir’in çenesi kasıldı, elleri yumruk oldu farkında olmadan. “Neden söylemedin bunları?”


“Sana mı söyleyecektim? Sen bana bağırıp durdun her konuştuğumuzda. Her telefon açtığımda ‘sana demiştim’ diyeceğini biliyordum, o yüzden hiç açmadım.”


Bu cümle Kadir'i sus pus etti, çünkü haklıydı oğlu.


Bir tren daha geçti, karşı perondan, rüzgârı ikisinin de saçını dağıttı. Kadir gözlerini kapadı, açtı. Kendi içinde bir karar verdi, hızlı ve kesin.


“Otur,” dedi, platformdaki banklardan birini gösterdi. “Konuşalım, şimdi.”


Oturdular. Aralarında bir karış boşluk vardı, ama iki yıl önceki mesafeden çok daha azdı bu.


Kadir cebinden telefonunu çıkardı, ekibe mesaj attı: “Ailevi acil durum var, yerime birini gönderin, özür dilerim.” Cevap gelmeden telefonu cebine soktu, ekranına bile bakmadı.


“İşi bırakıyor musun?” diye sordu Emre, şaşkın, gözleri büyümüştü.


“Bu gecelik bırakıyorum. Yarın devam ederim. On dört yıldır hiç izin almadım, bir geceden bir şey olmaz.”


Bir şey daha söyleyecekti Kadir ama Emre’nin elleri de dudakları da hâlâ titriyordu. Kadir ceketini çıkardı, oğlunun omuzlarına koydu. Emre önce direndi, “Gerek yok!" dedi, sonra bıraktı, ceketi omuzlarına çekti.


—   “Karnın aç mı?”


Emre başını salladı, evet der gibi. Konuşamıyordu, boğazı düğümlenmişti.


Kadir ayağa kalktı, elini uzattı. Emre bir süre baktı o ele, ne yapacağını bilemedi, usulca tutabildi babasının soğuk ve sıkı ellerini.


İstasyondan çıkarlarken Kadir hiçbir şey sormadı artık. Nerede kalıyorsun, para lazım mı, hiçbiri… Sadece yürüdüler, omuz omuza, adımları uyuşana kadar birbirine ayak uyduramadan.


Köşedeki büfeye girdiler, hâlâ açıktı, gece vardiyasındaki adam onları tanıdı, Kadir buraya sık gelirdi işten çıkınca. İki tost söyledi, iki de çay. Masaya oturdular, uzun süre sessiz kaldılar, ikisi de pencereden dışarıyı izledi.


Kadir çayını karıştırdı, kaşık cama çarptı hafifçe. “Nazlı da gitti geçen ay,” dedi sonunda, gözlerini masadan kaldırmadan.


Emre şaşırdı. “Bilmiyordum.”


“Sana söylemedi mi?”


“Hayır.” Emre bir an durdu. “Pek konuşmuyorduk son zamanlarda, ben de aramadım onu, utandım hep.”


“Neden utandın?”


“Sana benzemekten korktum. Bir de başarısız olduğumu görmesini istemedim.”


Kadir bir şey diyecekti, sonra vazgeçti, sadece başını salladı. Anlıyordu.


“Anneannemler nasıl?” dedi Emre sonunda, sesi biraz daha sakinleşmişti.


“İyiler. Geçen hafta aradılar, seni sordular. Sen sordun diye şaşırdım şimdi.”


Emre gülümsedi, ilk kez o gece. Küçük, çekingen bir gülümseme, ama gerçekti.


Tostlar geldi. Emre ilk ısırığını aldı, elleri hâlâ titriyordu ama biraz daha az, sanki sıcak yemek bir şeyi yatıştırmıştı içinde.


“Baba.” Emre bir şey söyleyecek gibiydi, durdu, çayını karıştırdı gereksiz yere.


“…”


“Özür dilerim. O gece öyle çıkıp gitmemeliydim.”


Kadir başını salladı, boğazı düğümlendi bir an. “Ben de. Bağırmamalıydım. Kendi babamın bana yaptığını sana yapmışım, fark etmemişim bile.”


“Ne yapmış sana?”


“Uzun hikâye. Başka gün anlatırım.”


Emre bu sefer ısrar etmedi, sadece başını salladı.


Büfeci gelip boş tabakları aldı, “Başka bir şey?” diye sordu. Kadir başını salladı, hayır anlamında, sonra hesabı istedi. Cüzdanını çıkarırken elleri hâlâ hafif titriyordu, tren istasyonunda yaşadıklarının izi henüz geçmemişti üzerinden.


Dışarı çıkmadan önce Emre tuvalete gitti. Kadir masada tek başına kaldı birkaç dakika, camdan sokağa baktı. Karşı kaldırımda bir çöpçü arabası geçti, gürültüsü sokağı doldurdu, sonra yine sessizlik. Kadir telefonunu çıkardı, ekibin cevabına baktı sonunda: “Tamam, geçmiş olsun, yarın görüşürüz.” Kısa bir mesajdı ama Kadir’in içi biraz rahatladı. En azından bir şey yolunda gitmişti bu gece.


Emre geri geldiğinde yüzü yıkanmıştı, biraz daha canlı görünüyordu. “Gidelim mi?” dedi.


Dışarıda tan yeri ağarmaya başlamıştı, gökyüzü lacivertten griye dönüyordu yavaşça. Kadir saatine baktı, sabah vardiyası birkaç saat sonra başlayacaktı. Bu sefer atlamayacaktı, ama önce Emre’yi evine götürecekti. Kendi evine, boş kalan dairesine.


“Bu gece bende kal,” dedi. “Sonra ne yapacağımızı konuşuruz, iş bulmayı da konuşuruz, gerekirse.”


Emre kabul etti, başka bir şey demeden, sadece başını salladı.


Büfeden çıktılar. Sokak lambaları hâlâ yanıyordu, ama artık sönmeye başlamışlardı, gün ağarıyordu yavaş yavaş. Yürürken Kadir bir ara oğlunun omzuna dokundu hafifçe. Emre çekilmedi, aksine biraz yaklaştı.

Metro istasyonunun girişinden geçerken Kadir içeri baktı. Bir tren geliyordu, ışıkları tünelden yansıyordu, tanıdık bir uğultuyla. Başka bir sürücü kullanıyordu şimdi, yerine geçen kim bilmiyordu bile.


Sorun değildi. Bu gece, bir yerlere varmıştı zaten.


Eve vardıklarında Emre yorgunluktan ayakkabılarını çıkaramadan kendisini koltuğa bıraktı. Kadir mutfağa geçti, iki bardak su doldurdu, birini oğluna uzattı. Emre içerken Kadir onu izledi, uzun zamandır böyle yakından bakmamıştı ona.


“Yarın seninle bir yere bakalım mı iş için?” dedi Kadir, sesi biraz çekingen çıktı, alışık olmadığı bir tondu bu.

Emre başını kaldırdı, gözlerinde bir şey parladı, umut mu yoksa şaşkınlık mı, kendisi de bilemedi. “Olur,” dedi sadece.


Kadir koltuğun yanına oturdu, televizyonu açmadı. İkisi de bir süre öylece kaldılar, konuşmadan, ama sessizlik artık ağır değildi.


Sabah oldu, güneş perdelerin arasından sızdı içeri. Kadir vardiyaya gitmeden önce Emre’ye baktı, hâlâ uyuyordu koltukta, ceketi hâlâ omuzlarındaydı. Kapıyı yavaşça çekti, kilitlemedi.

Son Yazılar

Hepsini Gör

2 Yorum

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
Öykücü Baba
09 Eki
5 üzerinden 3 yıldız

Sıradan. Bol şans.

Beğen

Misafir
15 Eyl
5 üzerinden 5 yıldız

👏

Beğen
bottom of page