top of page

Ev

Yazarın fotoğrafı: Serbay Melik Güzel
Serbay Melik Güzel
15 Eki
2 dakikada okunur

Edvard Hopper - "House by the Railroad (1925)
Kapak Görseli: Edward Hopper - "House by the Railroad (1925)

14, 15, 16, 17, 18, 19...

 

​Saymaya çalışması boşunaydı. İç içe geçmiş, üst üste binmiş, ezilmiş, büzülmüş izmaritler küllükte birbirinden ayırt edilemeyecek haldeydi. Kaç hafta ya da kaç gün olmuştu küllüğü temizleyeli hatırlamıyordu.

 

El yordamıyla alacakaranlıkta koltuğu arkaya yatıracak çubuğu çekti. Ani bir düşüşle neredeyse yatar pozisyona geçti. Yine el yordamıyla arabanın penceresini iki parmak genişliğinde araladı. Tabakasındaki son sigarayı kuruyup çatlamış dudaklarına götürdü. Derin bir nefes... Küçük bir ışık parlaması... Ardından yine kurşuni karanlık.

 

​Evin önünde duramamıştı. Evin gerisinde de durmak istememiş, evi yüz metre geçtikten sonra ileride durmuştu. Görmeye tahammülü yoktu ahşap dökük duvarları, muntazam bir çocuk resminden fırlamış gibi duran kiremit çatıyı, boyası dökülmüş mavi çitleri, içini ot bürümüş bahçeyi ve pencerelerine zifiri karanlık dolmuş, kapısı bir kuyu ağzı gibi yola bakan çocukluğunun geçtiği o lanet evi.


​Arabanın park ışıkları açık… Saatlerdir durup bomboş bir zihinle hareket etmeye direniyordu.


Sigara dudaklarını yaktı. Küllükte yer açıp sigarasını söndürdü. Duraksadı. Ayak parmaklarını botunun içinde sıktı. Kendisini bildi bileli utandığında, kızdığında, korktuğunda hep ayak parmaklarını sıkardı. Arabanın park ışıklarını söndürdü. İşte şimdi açmalıydı kapıyı, inmeliydi arabadan. Bagajı açmalı, dün reklamcıda yaptırdığı sarı zemin üstüne kırmızı harflerle tane tane yazılan “Satılık”, “İletişim: 0 53** *** ” levhasını mavi çitlere asıp, ardından basıp gitmeliydi buradan. Ama yapamıyordu...


Ev sanki canlıydı. Çocukluğunun, gençliğinin bütün korkuları, hayal kırıklıkları, öfkeleri, kayıpları o daha levhaya ilk çiviyi çakmadan onu boğacakmış gibi geliyordu.


O pencereler... Annesinin okula giderken toprak yolun sonuna kadar onu izlediği pencereler...


O bahçe kapısı... Babasının her gün traktörüne binmeden geriye dönüp onlara el sallayarak çıktığı kapı.


Hepsi bir kaybın nişanı gibiydiler. Bahçenin bitişiğindeki ufacık bir mezar. Beraber hayatın karmaşasına atılamadıkları kardeşinin mezarı.


Çektiği aşk acıları, işsizlik bunalımları, borç kâbusları, hastalık döşekleri... Hepsi bu lanet evde başlıyor, bu vebalı evde bitiyordu.


Bu ev satılmamalıydı aslında. İçinde başka hayatları, başka hayalleri, sevinçleri, üzüntüleri... Bir nefesi dahi hak etmiyordu. Hastalığını bulaştırmamalıydı başka insanlara. Yok edilmeliydi bu ev. Hatta hiç var olmamalıydı.


Evet başka evlerden de cenazeler çıkar; hıçkırıklar, kahkahalar duyulabilirdi. Ama bu ev... Bu ev en insani duyguları hak etmeyen bir canavardı. Ne olurdu ki… Kalsın çürüsün, çöksün. Silinip gitsin. Hatta yeryüzünden silinene kadar, insanlığın en adi, en ahlaksız, en korkunç yüzüne şahitlik etsin, ona yuva olsun, harabeye dönsün, şikâyet edilsin. Ne olurdu ki. Hak ettiği kuşkusuz buydu...


Koltuğunu sert bir hareketle düzeltti. Kontağı çevirdi. Gaz pedalına sonuna kadar bastı.

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page