Limen


“Sona eren ışığın, tam eşiğinde...”
Sabah telefonda kurduğu alarm çalmadan uyandı. Perdenin arkasından süzülüp odaya dolması gereken güneşin ilk ışıkları yerine, eylül ayına ait olmayan gri, soğuk bir aydınlık pencereye yapışmış gibiydi. Başucunda açık kalmış radyodan kısık bir sesle Musa Eroğlu'nun ezgileri sızıyordu:
“Geçti hayalimdeki çağlar / Göze görünmez oldu dağlar…”
Saatin kaç olduğunu görmek için elini telefona uzattı. Ekran simsiyahtı. Yatmadan şarj ettiği telefonun kapalı oluşu içinde hiçbir duygu uyandırmadı. Ne arayacağı ne de aramasını beklediği biri vardı. Bereket, en azından alarmsız kalkabilmiş, geç kalmamıştı.
Yataktan yavaşça doğruldu. Yatak odasının bitişindeki lavaboya yüzünü yıkamak için yöneldi. Musluğu çevirdi fakat su akmıyordu. Sıcak tarafı da denedi... Hayır. Faturayı zamanında ödemişti. O halde yine yaz döneminden kalma zamansız, plansız ve bir bakıma ahlaksız bir kesinti söz konusuydu. Yüzünü lavabodaki aynaya çevirdi. Yoktu. Aynanın ortasında, yüzünün olması gereken yerde girdap şeklinde bir bulanıklık vardı. Sanki biri aynaya sinek ilacı sıkmış da ardından yağlı, kirli bir bezle aynayı kurulamaya çalışmış gibi... Yine de önemsemedi. Ne görmeye meraklı olduğu bir yüzü vardı ne de kendisiyle göz teması kurmaya tahammülü.
Sürünen adımlarla lavabodan çıktı, yatak odasını arşınlayıp balkona kuruması için astığı iş tulumunu almaya gitti. Tulum, gece astığı gibi sırılsıklamdı. Belli ki gece kurumaya ilişkin en ufak bir çabası olmamıştı. Demek ki bugün serbest kıyafet günüydü. Bir okul zamanı cumasının öğleden sonrası gibi...
İnce keten pantolonu üzerine kaba kışlık oduncu gömleğini giydi. Ovanın ortasındaki benzin istasyonu, mevsim her ne kadar yeni dönmeye başlamış olsa da günün ilk ve son saatlerinde çok serin oluyordu. Peki ya keten pantolon? Bacaklar üşümeye dâhil değil miydi? Evet, üşüyordu ama giyeceği pantolon konusunda başka seçeneği yoktu.
Dairesinden usulca çıktı. Şeffaf, kırmızı, içinde yana yatık şekilde 3 yazan kapı kolunu sımsıkı tutup kapıyı yavaşça çekti. Sabahın bu erken saatinde, üstüne üstlük bir pazar gününde kimseyi rahatsız etmeye niyeti yoktu. Tek kat merdiveni seri adımlarla parmak ucunda indi. Kapının önüne park ettiği için kendisini dün akşam çok şanslı hissettiği beyaz renk Broadway'e bindi. 21 yaşında bir araç için oldukça bakımlıydı.
O an zihnine bir kramp girdi. Rüya görmüştü. Turkuaz renkli parıldayan Anadol aracıyla evin önünden ayrılan, annesini ve onu kısa, sert bir kornayla selamlayan babasını rüyasında görmüştü. Arabanın uzaklaşırken çıkardığı gürültüyü, annesinin hıçkırıklarını ve gözyaşlarını... Kendisinin o anki umursamazlığını ve bundan duyduğu suçluluk duygusunu... Babasının o son sahneden sonra hayat perdelerinden silinişini.
Silkindi... Kendine gelmişti. Ne zaman kontağı çevirdi, ne zaman yola çıktı, ne zaman şehirden ayrıldı... Kayıp bir zaman dilimi. Direksiyondaydı. Hız ibresi 60 km’de sabit, alıştığı “vrom vrom vrom” devir sesiyle ıssız yoldan benzin istasyonuna doğru ilerliyordu. Yol boştu. Ne yolda bir araç ne yol kenarında yürüyen bir insan ne uçan bir kuş ne tarlalarda ağır aksak ilerleyip tozu dumana katan traktörler... Arabanın camını indirdi. Elini dışarıya uzattı. Eline çarpıp parmaklarının arasından süzülüp gitmesi gereken rüzgâr bile yoktu. Rüya mı görüyordu? Hayır, tüm kontrol ondaydı; her şey onun kararındaydı fakat manzara donuk, gri bir tablo gibiydi. Sanki kendisi tiyatro sahnesinde bir oyuncu, dünya ise hareketsiz bir dekordu.
Yarım yamalak fizik kuralları boş zihninde bir iki tur attı. Hava yoksa nasıl ses oluşuyordu? Kornaya bastı. Korna çalışıyordu. Arabanın devir sesi ise kusursuz sinir bozuculuğuyla devam ediyordu. “Neyse,” dedi. “Neyse...” Son zamanlarda kullandığı sihirli sözcük: Neyse... Dün gece yatmadan sıkışan göğüs kafesi uyutmayınca da “Neyse,” demiş, sağına dönüp kendisini uyumaya zorlamıştı.
İstasyona geldi. Başı sonu belli olmayan, ufukta kaybolan mıcırlı, kenarlarını ot bürümüş bir yolun ortasında, gelip geçici bir durak... Kapıyı açtı. Dış ışıkları zaten yakmamışlardı. Gece nöbetine gerek duyulmayan bir güzergâhtı yol. Kasayı açtı. Televizyonun kumandasına uzandı. Tavanda asılı 42 ekran küçük televizyonu açmak istedi ama televizyon açılmıyordu. Kasanın da dijital yazıları ekranda yoktu. Evde su, burada elektrik... “Ha şansıma...”
Dışarıya çıktı. Kısa adımlarla benzinliğin yanına park ettiği arabasına doğru yürüdü. Kaputa yaslandı. Cebinden bir sigara çıkardı. Yakmakla yakmamak arasında kaldı. Geceleri göğsü ağrıyor, nefesi tıkanıyordu. Ama şu an iyiydi. Sigarasını dudaklarına götürdü. Kibriti çaktı. Sigaranın ucu kızıl aleve bulandı. Ateş... Demek ki hava var... Allah Allah! Sigarasından derin bir nefes çekti. Yavaşça nefesini burnundan verdi. Duman? O koca nefesten duman çıkmamıştı. Hasbinallah... Sigaranın ucuna baktı; kor alev sigarayı tüketiyor ama kıvrılıp savrulması gereken duman çıkmıyordu.
Başını kaldırdı, ıssız gri ufka baktı. Bir motor sesi havada yankılanıyordu. Yavaş yavaş yaklaşan turkuaz nokta yolda büyüdü; gelen bir Anadol'du.
“Yolun sonu görünüyor...”



Yorumlar