Tanrı Misafiri


Zihnimin odaları solmuş bir çiçeğin rengini kaybetmiş yapraklarını andıran düşüncelerle dolu. Deli dolu, bozulmuş düşünceler. Hücum etmişler. Salon kapısını açık görmüş çocuk gibi kaygılı, durulmayan bir kafa. Dışarıdan belli olmayan kurumuş çiçeklerle dolu bir kafa. Mezar toprağına bırakılmış buketler gibi tıkış pıkış. Yerim yok desem, dar kafalıyım desem hatta misafir sevmiyorum desem de gelmeseler. Zaten duyguları durumlara uydurmaktan da yoruldum. Bir kafa ve bir milyon mülteci düşünce…
Bana ait değiller. İntihar etmemi söylüyorlar. Kelimeyi dile getirmek irkilmeme neden oluyor. Korku ensemde ürperiyor ve engel olamıyorum. Biri sanki arkamdan çekiştiriyor. Bıçak görmekten korkuyorum. Bornozumun kayışı, avizeye yakın konmuş sandalye, kas gevşetici ilaç kutusu, bilmem kaç katlı binanın balkonu. Freud’un inorganiğe dönüşme fantezisini yerine getirmek istiyor zihnim. Aksi gibi dopaminsiz kalmış beynimin yaşama sevinci yok. İlkyarıyı 2-0 geride kapatmış misafir takım gibiyim.
Yarın kontrol var. Keşke doktor, hayali birilerini görüyor musun? Diye sorduğunda “evet” diyebilseydim. Yalnızlık bipolar olmaktan daha zor. Düşüncelerim eylemlerimi engellerken beni destekleyen birileri olsa fena mı olurdu? Koca ev. Yaşar giderdik. Söz anneme duyurmadan misafir odasına girmelerine bile izin verirdim. Sohbet ederdik. Tehlikeli oyunlar oynardık. Ebelemece, tutunmaca, intihar etmemece, çocukluğumdaki gibi mezarlığa bakmaca…
Beş dakikadır düşünüyorum. Geldik gene aynı yere. Bu sefer söz birilerini görüyorum diyeceğim. Uydururum. Hem yeterince ısrarcı olursam belki de gerçekten görürüm. Kimyası bozuk beynim bunu da başarabilir. Sürekli zihnimle konuşmaktan bezdim. Aramıza kadın sokmam asla. Düşünceler yeterince beynimi yoruyor. Erkek de istemem. Öfkeli falan olur babam gibi hem ben kumar da bilmiyorum. Cinsiyetsiz olsun. Madem benim dünyam bilimkurgu olsun. Alf mesela.
Kalkıp yemek yapmalıyım. Açlık hissetmiyorum sırf rutin olsun diye yiyorum. Rutin iyi gelir insana bozulunca anlar kıymetini. İlaçlar sağ olsun yüz kilo oldum. Manik dönemimde “O mio babbino caro” dinleyip saç tava yapardım. Soğanları doğrardım evvela küp küp sonra domates ve biberler. Kesme tahtasından çıkardığım seslere mest olurdum. Keyif almayı çok özledim. Perhiz yemeklerine benziyorum. Koşmak, bisiklete binmek, yazmak, kitap okumak, yürümek, yemek yapmak, spor yapmak… Şimdi hiçbirini yapamıyorum. Tekrar depresyona girme korkusu elimi ayağımı bağlıyor. Eve kapandım. Zar zor işe gidiyorum. Depresyondayken başımı kaldıramıyordum. Bu hastalık şükretmeyi öğretti.
Akşam 8’de yatıyorum, o yüzden Alf’e ayıp olur. Misafire saygısızlık yapmak istemem. Ama beynimin kimyası için lityum ilacı kadar önemli bir diğer şey uyku ve tabi ki rüyalarım. Hastalığı düşünmediğim bakir yerlerden biri rüyalarım. Sabah olmasın ya da uykumda öleyim diye çok kere dua ettim bir aralar aramın bozuk olduğu Tanrı’ya. Beni neden böyle yarattı diye sorasım var ama yine bozuşuruz diye susuyorum.
En ilginci de aklıma gelen eylemleri zihnimde düşünüp sonrasında da yapmaktan vazgeçmek. Böyle anlarda andan kurtulamıyorum. Zaman Ahmet Hamdi Tanpınar romanları gibi etrafımı sarıyor. Geçmek bilmiyor ve sıkılıyorum. Sıkılmakla ölmeyi aynı şey sandığım bile oldu. O kadar çok sıkıldım ki sessizlikte ölmek daha eğlenceli gözüktü gözüme.
Alf’de suskun. Oysa çocukken ne çok izlerdim, okuldan değil ama anne ve babamın kavgalarından kaçıp sobanın yamacına sığınarak. Birbirimize dost olurduk. Şimdi televizyon açmak bile aptalca geliyor. Üşengeçlik değil benimkisi sanki amacım kalmamış. Beynimden salya akıyor. Balkonda sigara içmek dışında sürekli yaptığım tek bir şey yok. Tuvalet-banyo bile boş iş.
Balkondan yolu izliyorum. Evlerine koşuşturan elleri poşetlerle dolu, amaçlı insanlar. Sayı doğrusunda yerleri olan sevdiklerini yüklenmiş insanlar. Bense otuz beşinden sonra misafir gelen bipoları sırtımda taşıyorum. Herkes doğru sanki bir tek ben bozuğum.

Sıradan. Bol şans.