top of page

Pars

Yazarın fotoğrafı: Erdi Erden
Erdi Erden
18 Eyl
8 dakikada okunur

Ogden Pleissner - "Hunting"
Kapak Görseli: Ogden Pleissner - "Hunting"

Su ağzına kurulmuş eğimli hasır köprünün eprimiş tahtalarını ayak sürüyerek adımlayan Gölge, kaç yıldır göğe yükseldiğini tahmin edebilmenin imkânsız olduğu katran ağacına doğru ilerlerdi. Sağ ön ayağı ile sol arka ayağının senkronu yanı başında akan çayın iç içe girmeden birbirini takip eden dalgalarına benziyordu. Yavaş ve sakin. Her bir adım uzun bir yolun, daha büyük bir birlikteliğin parçasıymış gibi gözüküyordu.


Alışılagelmişin dışında simsiyah olan kürkü dolunayın altında ölüm meleği gibi parlıyordu. Rüzgârın uğultusu çok eski bir masalı anlatıyor gibiydi. Sanki alabildiğine sıralanmış karaçamların arasında gizlenen hayvanlar kulaktan kulağa oynuyordu. Yavrularına uslu durmaları için Gölge’nin bal köpüğü gözleriyle ömürleri boyunca ancak ve ancak bir defa karşılaşılabilineceği efsanesini fısıldıyorlardı. Mütemadiyen plan yapan bir zekanın birbirine çarpıştırdığı bilyeleri andıran bu küreler Torosların masalında bal renkli bir ölümü tasvir ediyordu. Bir diğeri ise ormanın öte tarafındaydı. Balta, ok hatta mızrak bile girmiş ormanın diğer üyelerinin sayısı günbegün azalıyordu.


Yaban domuzu, geyik, dağ keçisi, ceylan, tavşan fark etmeksizin bu ölüm küreleri ile karşılaşan herkes sıranın kendisine geldiğini ve parsın çenesinin iki yanına orak gibi konumlanmış sarımtırak dişlerle olan karşılaşmalarından kurtulunamayacağını tansık bir şekilde dölden döle aktarım yoluyla bilirdi. Kemiği andıran bu dişlerin kaç yıllık olduğu tahmin edilen hasır köprünün mucitleri tarafından güç gösterisi olsun diye takıya çevrildiği de olmuştu. Asırlardır süren kan davasında aileleri yok olan Anadolu parsları korkuları ile baş edemedikleri için ister istemez iki ayak üstü yürüyen canavarlara saldırmaya başlamıştı.


Gölge, rüzgârın ve kendi ağırlığının etkisi ile sallanan köprünün sonuna varmadan yarısı gündüzleri etrafı saran sedir ağaçlarından ve de su mercimeklerinden dolayı yemyeşil görünen çaya yattığı için yosun tutmuş irice bir kayaya zıpladı. Kayaya sürtünen tırnaklarından metalik bir ses çıktı. Saman çöplerine benzeyen kahverengi yosunların oluşturduğu yığının üstüne bastı. Sırt kaslarını gerip kürek kemiklerini ortaya çıkararak suya eğildi. Gözlerini karşıya dikti. Kırmızı dilini suya soktu. Bakışlarını bir an bile değiştirmeden serin suyu hızlı dil darbeleri ile içine çekti. Sanki içinde tutuşan avdan boş dönmenin hoşnutsuzluğunu söndürüyordu. Uhrevi bir mabede benzeyen katran ağacına yaklaştı. Kozalak pulunu andıran burnunu oynattı. Bir terslik vardı. Yavrusunu gizlediği oyuğa doğru tiz bir çığlık attı. Turuncu suratlı erkek tilkiyi büyük kayanın köşesinden dönerken son anda fark etti. Vücudunda kas, kemik, kan, muhteviyat namına ne varsa ısındı ve yay gibi gerildi. Öne atıldı. Arka ayakları toprağı ve tozu ardında arı sürüsü gibi bırakarak ön ayaklarını geçmeye başladı. Altı, yedi saniyelik zamana sığan öfke, çıra gibi yanıp koca bir ormanı kül edebilecek güçteydi. Yaklaştı. Kalbi suyu döndüremeyen değirmenler gibi ses çıkarmaya başladı. Göğsü, rüzgârı; bacak kasları, çayır otlarını biçerek uçar adım zıpladı. Gözleri kısıldı ve çene kemiklerini öne doğru ittirdi. Sesini taklit ederek yavrusu yuvasından çıkaran erkek tilkinin kulağının arkasına çok sert bir pençe savurdu. Ensesinden kıstırılan yavru, tilkinin açılan ağzından çalılıkların arasına doğru tostoparlak olup yuvarlandı. Tilkinin yırtılan postundan sıçrayan kan, baharın gelmesiyle ağaç diplerini saran yoncaları kızıla boyadı. Boynu kırılan tilkinin içindeki öz doğanın bilinmezlerine karışırken bedeni mührüsüleyman çiçeklerinin üzerine düştü. Can havliyle son bir kez çırpındı.


Gölge, ön ayağının altındaki baloncuklardan birisinin yırtılıp parçalandığını ancak yavrusunu çalılıklardan çıkartıp uzun uzun yaladıktan sonra fark etti. Yavru yaşıyordu. Babasından irsiyetle aldığı bakışları şaşkındı. Yalayarak kontrol ettiği yavrusunun hiçbir yerinde problem olmadığını anlayan Gölge, ensesinden ısırdığı ufaklığı yuvaya taşıdı. Acıkmışlardı. Yavrunun küçük kulakları dikelmiş geceyi örten baykuş seslerini takip ediyordu. Burnu annesinden buram buram gelen korkunun kokusuna alıştığında sık ağaçların arasından sızarak yuvanın önünü aydınlatan ay; gökyüzündeki yerini çoktan değiştirmiş sabahı karşılamak üzere güneşi beklemeye başlamıştı.


Yavru parsın doğduğundan beridir bildiği en tanıdık şey korkuydu; ölümün korkusu, aç kalmanın korkusu, avcıların korkusu... Annesinin keskin dişleri ve gergin bakışlarında her daim bu kesif kokuyu duyumsadı. Süt dolu memelerinden yaşamı emip varlığın yoğunluğunu içine çekerken bile ölümün hafifliğini, yok oluşun korkusunu hissetti. Bu hisler tıpkı ortası delik bir halkanın etrafını saran çember gibi benliğini doldurdu. İçinde boşluk bulunmayan yokluk sahasını kaplayan mahlukatın geri kalanına nazaran günbegün artan huzursuzluğu işte bu boşluğun yarattığı yankılardı. Sanki içine haykırdığı her şey geri dönüyordu. Korkudan başka bir şeyler vardı, adını bilmediği bir şeyler. Sanki bir bulsa içinde ne var ne yoksa yutan devasa delik kapanacaktı. Annesi ya da babası gibi olsaydı keşke ya da onların anne ve babası gibi hatta yedi göbek ataları gibi ama beşiz kardeşlerine nazaran doğar doğmaz gözlerini açabilmesi bile hepsinden farklı olduğunun remziydi.


Kardeşleri gibi yaşama dair herhangi bir hırsı ve öfkesi yoktu. Her şey oyundan ibaretti. Sansarlar yuvaya saldırıp kardeşlerini boğazladığında kovaladığı mum rengi kelebek yüzünden yorgun düşmüş yaprakların altında uyuya kalmıştı. Onu ölümden kurtaran şey tam olarak buydu. Oyuna olan aşkı.


Kaplumbağa kabuğu ısırmayı, kozalaklara pençe savurmayı, çam ağaçlarına tırmanırken gevşemiş kabuklar yüzünden tutunamayıp gerisin geri otların üzerine düşmeyi, oyuklara saklanan gelengileri kovalamayı, sık sık burnunu sokan arıları şaşı olana kadar gözleriyle takip etmeyi, söğüt ağacından baş aşağı sarkıp yıldızları izlemeyi, avdan kalan kemiğin iliğini akıtmaya çalışmayı, sudaki ışık kırınımından dolayı bir türlü yakalayamadığı küçük balıkları tutmayı, çürümeye başlamış yaprakların altındaki böcekleri izlemeyi, Alpin çayırındaki çiğdem çiçeklerine basmadan koşturmayı, lapa lapa yağan karı ısırmayı, buz gibi akan kaynak suyuna dilini sokmayı, babasının kulağını ısırıp kuyruğuyla dalaşmayı seviyordu. Babası Güneş ve annesi Gölge’nin sağ kalmış tek yavrusu oyuna olan tutkusu sayesinde bir yaşına gelmişti gelmesine ama iki ayağı üstünde yürüyenlerin kalabalık olduğu köprünün diğer tarafına geçmesi hala daha yasaktı.


Hayatında bir kere görmüştü o canavarları. Pençeleri yoktu. Ellerindeki dallara duman çıkaran koca bir ağacı bir çırpıda annesinin kürkü gibi kapkaraya çevirip yok eden kırmızı, turuncu, sarı renkli bir şeyler sürmüşlerdi. Bazılarının ellerinde ise bir ucu sipsivri parlak siyah taşlar vardı. Bir şey arıyorlardı. Dişilerin kucakları annesinin yemesine asla izin vermediği düğün çiçekleriyle doluydu. Babası Güneş’in hareketlerini taklit edip gizlenmiş takip ettikleri yaban domuzu ile aralarındaki mesafe açılınca da avdan vazgeçmişlerdi. Babası ile birlikte olduklarını hatırladığı son şeyde bu anısıydı.


Güneş’ten yavruya tevarüs eden şeylerden belki de en mühimi sabırdı. Zira onun kadar atik ve cesaretli değildi, güçlü hiç değildi. Lakin tıpkı babası gibi gün doğumundan gün batımına kadar aynı yerde milyon yıllık bir kaya gibi kıpırdamadan durabiliyordu. Babasının aksine bu duruş avlanmak için değil tamamıyla miskinliğindendi. Yavrunun eylemiydi bu. Durmak. Etrafındaki tüm debdebeye nazaran yavaşlamak mizacıydı. Yaradılışı böyleydi.


Küçüklüğünde bedenini kaplayan siyah renkli benekler o denli sıktı ki sarımtırak kürkü zar zor seçiliyordu. Serpildikçe gerilen kürkünün siyah beneklerinin kapladığı alanın oranı azalmış kürkü sarı renk baş vermiş sternumlar arasında kalmış dişil organlara benzemeye başlamıştı. Babasınınkinin aksine burnunun altında başlayan yaprak damarına benzeyen dört adet çizgi kalınlaşıp koyulaşarak başının çevresini dolaşmıyordu. Sık sık kesintiye uğramış çizgiler gözlerinin üst kısmında bulunan beyaz kıllarla birlikte alnının olduğu yerin kar yağmış sıra dağlar gibi gözükmesine neden oluyordu. Ama tıpkı babası gibi çenesinin altındaki beyaz bölgede turuncu bir lekesi vardı. Zaten portakal büyüklüğündeki bu benek yüzünden babasına Güneş diyorlardı.


O kış babaları onları terk edip gittiğinden midir bilinmez çok çetin geçti. Yavrunun içindekileri kendi de dahil kimse anlayamıyordu. Büyüme ve olgunlaşmaya başladıkça siması, hâl ve hareketleri babasınınkilere dönüşüyordu. Babasını kâh özlüyor kâh feleğin bütün canlıların yazgısına bıraktığı bu ahde öfkeleniyordu. Neden ailecek birlikte yaşamıyorlardı? Dondurucu havanın gerçekleri suratına çarpması acizliğine, güçsüzlüğüne olan nefretinin artmasına neden oluyordu. Aniden gitmişti babası; ava çıkar gibi, alık alık seyrettiği çayı geçer gibi, katran ağacına tırmanır gibi.


Güneş’in dönmesini beklemekten yorulduklarında anne-oğul yeni bir hayatın içine daldılar. Artık annesiyle yan yana yürüyerek ava çıkmaya başlamıştı. Babasının yapması gereken her şeyi yapmak zorunda olduğunu hissediyordu. Sedir ağaçlarından başlayıp dişbudak ağaçlarının bulunduğu bölgeye kadar olan alanı tırnaklarıyla ancak iki günde işaretleyebildiler. Yabani otlardan tutunda kayaların içine gömülmüş fosillere, çıntar mantarlarından keçiboynuzu öbeklerine kadar parça parça dışkılarını ve idrarlarını bıraktılar.


Kızışma dönemine giren yetişkin parsların bölgelerine dadanması çok uzun sürmedi. Yaşları birbirine yakın yetişkin erkeklerden oluşan altı kişilik akraba grup, ekşittikleri suratlarıyla çayırın berisindeki uzun otların arasına uzanmış kükremekten bitap düşüp dinlenmeye çekilmişti. Güneş batmış çayırın ıslak kokusu etrafa yayılmıştı. İricene bir pars ekipten ayrılıp hasır köprünün yamacına kadar yaklaştı. Gölge’yi fark etti.


Gölge en az seksen kiloluk erkek parsın saldırısından zar zor kurtuldu. Keskin dişleri ve boğazlanıyormuş gibi çıkardığı sesler erkek parsı yıldırdı. Yavru pars donup kalmıştı. Korkudan ne yapacağını bilemiyordu. Cüssesinin iki katı olan erkek parsa görünmeden porsuk ağacının arkasına gizlendi. Annesiyle göz göze geldi. Ruhunu yaralayan, “Sen nasıl erkeksin?” bakışını ömrü boyunca üzerinden atamayacaktı. Dişi pars kurtulamayacağını anlayınca aynı çeteden ikinci bir parsın isteğini geri çeviremedi. Onunla yalandan çiftleşecekti. Çalılara işedi. Arkasını dönüp uzandı. Çok istekli görünmemek için bir iki hırladı. Erkek pars ölümcül bir darbe almamak için yavaş adımlarla arkasından doğru yaklaştı. Nefes alışverişi hızlandı. Gölge’nin ensesine dişlerini geçirdi. Çömeldi. Kuyruğunu toprağa bıraktı. Yavru pars olanları neredeyse iki gün boyunca hiç hareketsiz izledi.


Erkek pars yavruya dokunmadı. Sanki bir şeyler bekliyordu belki de öldürmeye tenezzül etmiyordu. Yokmuş gibi davranıyordu. Yavru parsın güçsüzlüğü ile adeta alay ediyordu. Erkek parsın getirdiği avdan en son yavru yiyordu.


Karar vermişti asla kendi babası gibi olmayacaktı. İleride bir gün aile kurarsa kendi sürüsünü asla terk etmeyecekti. Lakin bırakın aile kurmayı babasının yerini alan parsın gözlerine bakabilecek cesaretten bile yoksundu. Özüne sirayet etmiş munisliği kabul edemiyordu. Annesinin hâlinden memnun tavırları ayrıca içini acıtıyordu. Yavrunun ruhunu da bedeni gibi benekler sarıyordu. Kayaları aşındıran rüzgâr gibi feleğin yeli içlerini oyuyor ardında kapkara derin boşluklar bırakıyordu.


İki ayak üstü yürüyenlerle ikinci kez karşılaştığında neredeyse yazın ortasına gelmişlerdi. Torosların cennet bahçesini andıran doğası yüzünden akıllarından canavarların ne kadar habis olduğu çıkmıştı. Bin bir çeşit nebatın rayihasından yorulan burunları domuz dışkısı sürülen tuzağı anlamalarını engelledi. Domuz kafasına hamle yapan dişi parsın etrafına minik dikene benzeyen oklar yağmaya başladı. Düğün çiçeklerinin zehri sürülmüş oklardan biri dişinin baldırına diğeri de sırtına saplandı. Kısa sürede etkisini gösteren zehir dişi parsın hareket kabiliyetini elinden aldı. Yavaşladı. Fırtınada çatırdayan ağaçlar gibi olduğu yere yığıldı. Kafası yerden sekti. İniltiye benzer sesler çıkarmaya başladı.


Erkek pars dişisini kurtarmak için hamle yapar yapmaz üzerine tutuşturulmuş reçineli karaçam dalları yağdı. Yavru pars en geriden geliyordu. Erkek parsın söğüt ağaçlarının olduğu tarafa kaçtığını gördü. Bu onu son görüşüydü. Kendi bölgesine dönüyordu. Tutuşan çalıların yanından yavaşça geçti.


Kollarını sağa sola savurarak etrafındaki yetişkin erkeklere kükreyen canavarın sırtında boynuna bağladığı yavru parsın postuna benzeyen bir kürk vardı. Kükremesi babası Güneş’in öğrettiğine benzemiyordu. Kısa kısaydı ve tükürük saçarak dudaklarını oynatıyor dişlerini ve dilini nadiren gösteriyordu. Diğer yetişkinlerin ellerinde kamışa benzeyen borular vardı. Yavru parsın gözleri canavarların ortalarına aldıkları annesinin bal köpüğü gözleriyle buluştu. Annesinin gözlerinde ölümle yaşamın iç içe geçmişliğini anlayamasa da döllerini sonraki kuşaklara aktarmanın tesellisi bir nevi varoluşunun tek gayesini yerine getirmiş olmanın hoşnutluğu vardı. Yavru pars, ömründe ilk defa korkusunun ardında beliren gizli bir duygu fark etti. Öne doğru hareketlendi. Canavarlara saldırmak için gizlendiği yerden çıkmak üzereydi. Annesinin boğazından gelen hırıltı onu ve adeta tüm ormanı durdurdu. Durmayan tek kişi sırtına pars kürkü giyen canavar sürüsünün lideriydi. Pörtlek gözlü, küçük ağızlı, basık burunlu, geniş alınlı, sürünün diğer üyelerine nazaran cavlak başlı iki ayak üstü yürüyen; yerde yatan Gölge’nin boynundan kuyruğuna kadar uzunca bir yarık açtı. Koyu kırmızı kan bal köpüğü gözlerin ferini de çekerek çukura aktı. Canavar sürüsü kısa sürede ganimeti topladı. Ellerinde salladıkları Gölge’nin siyah kürkü ve herkesi korkutan sivri dişleri ile ormanın öte tarafına doğru uzaklaştılar.


Babasının gidişinden sonra annesini de yitirmenin oluşturduğu yoklukla baş etme şansı kalmayan yavru pars iki yıllık ömründe ilk defa iki ayak üstü yürüyenlerin tarafına tek başına gitme kararı verdi. Torosların zirveleri tekrardan beyaza bürünmüş ölüm sessizliğine girmişti. Çıt çıkmıyordu. Tipinin etkisi azalmış kendi soluk alıp verişini duyabilir hâle gelmişti. İçindeki boşlukta yankılanıp gözlerindeki oyuklardan akan şeyin korku olmadığını artık biliyordu. Ruhu üzüntüyü, yası ve intikam isteğinin körüklediği nefreti tanımlayabiliyordu. Bunları bedeninin farklı farklı bölgelerinde sezinleyebiliyordu.


Şafak sökmüş gün ağarmaya başlamıştı. Son bir kez arkasına baktı. Çocukluğunun geçtiği ona kucak açarmış gibi gözüken asma köprüye hüzünlü bir tebessüm gönderdi. Katran ağacının dalları sisli havanın etkisiyle koyu bir dumana benziyordu. Kuyruğunu tıpkı babasının öğrettiği gibi kanca şekline getirip havada asılı bıraktı. Çaydan su içmeye gelen küçük kuşları ardında bırakıp yorulmak nedir bilmeden yürüdü. Diğer hayvanların ve canavarların etrafa bıraktığı kokular gittikçe azalıyordu. Oynayacak oyunu kalmayan parsın gözlerindeki yarım hilale tıpkı yedi göbek atalarınınkiler gibi ölümün ve öldürmenin puslu gri rengi düştü. Griye çalan gözlerini önündeki uzun yola sabitledi. Bakışlarında erkek bir parsın yıkıcı öfkesinden ziyade dişi bir parsın asiliği ve kini vardı. Adımları ritmik hâle geldi. Zihnindeki berraklık ve keskinlik uçları donmuş bıyıklarını eritti. İçinden bütün canavarları öldürme isteği geçti. Yaşamanın ağırlığını öldürme oyununun ağırlığı ile dengeleyecekti. Bir günlük yolun ardından kardelenlerin üzerine uzandı. İçi geçti. Uykuyla uyanıklık arasında az ötede katran ağacına dönüşmüş babası Güneş’i gördü.


“Hoş geldin oğlum” dedi, babası. Evlat pars uzandığı yerden apar topar kalktı. “Hoş bulduk efendim,” diyebildi çatallı sesiyle. “Varlık sahasına mı geçmek istiyorsun?” dedi, babası. “Bize bunları yapanları yok etmek istiyorum.” dedi, evlat pars. “Yeter ki intikamımı alayım adalet yerini bulsun.” diye ekledi. “Uzat elini, dokun” dedi, dallarını hareket ettiren babası. Katran ağacına değer değmez parsın pençeleri iki ayak üstü yürüyen canavarın ellerine dönüşmeye başladı. Ağacın içine çekildi.


“İçindeki boşluğu heva ile doldurdum. Yeniden bembeyaz kara olan aşkından yanıp ağaç oluncaya kadar ruhuna varoluşun gardırobundan türlü beden giydireceğim. Bundan kelli zamanı içinden çekiyorum ve benliğini mekâna hapsediyorum.” dedi ve ekledi, “Güle güle portakal lekeli Güneş’in oğlu.”

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 Yorum

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
Misafir
18 Eyl
5 üzerinden 5 yıldız

Mükemmel bir öykü, başarılar...

Beğen
bottom of page