top of page

Sevgili Halkım: Suya Alışmayın!

Yazarın fotoğrafı: Mert Yaman
Mert Yaman
10 Eyl
6 dakikada okunur

Eduard Hildebrandt - "A sacred lake in Burma"
Kapak Görseli: Eduard Hildebrandt - "A sacred lake in Burma"

Köyümüzdeki kâşifin tek görevi belirli mevsimlerde bilinmez, uzak yollara gitmekti. Yolculuğu sırasında ona bir hamal, iki de hayvan dişlerinden yapılmış tırpanlarla savaşçı eşlik ederdi. Evet, diğer köylere göre oldukça gelişmiştik. Bunu da kâşif söylemişti. Diğer köylerde kadınlar da savaşa katılır, keşfe çıkar, av avlarmış. Biz de durum tam tersineydi. Köyde kadın ve erkek yirmi dokuz kişi yaşar. Çocuk sınıfı yoktur, çocuk da çalışmak zorundadır. Herkes aynı çadırda yaşar. Toplamda da içeriden ve dışarıdan geçmeli dört çadırımız vardır. Sırasıyla biri barınmak, biri saklamak, biri çoğalmak, sonuncusu ise yargıla(n)mak içindir. Güneş olan günlerde erkekler kutsal ağaç önünde tören yaptıktan sonra ava çıkar, kadınlar kutsal ağaca yaklaşmadan meyve toplar; avlanan hayvan cesetleri ve toplanan meyveler ardiye çadırına konulurdu.


Havanın sıcaklığını kaybetmeye başladığı bir andı. Gri duman tabakaları Güneş’i başkaldırırcasına engelliyordu. Köyün ihtiyarı Darvedeş iki elindeki iki kemiği birbirine vurup kutsal ilahimizi okumaya başladı. Herkes bunun ne anlama geldiğini biliyordu. O an çadırı dışında olan herkes aynı çeviklikle elinde ne varsa savurup çadıra koştu ve bulabildikleri ses çıkaracak malzemeleri alıp birbirine sürterek kutsal ilahiyi devam ettirdiler. Lanet yağmak üzereydi. İlahiden sonra köyün ihtiyarı bizi saydı ve dört kişinin eksik olduğunu fark etti. Hesaplanana göre gönderdiğimiz kâşif ve yardımcılarının dönmesi için en az bir hafta daha vardı. Çadırda, onların artık lanetlendiği üzerine tartışılırken kutsal ilahi tekrar duyuldu. İhtiyar Darvedeş büyük bir temkinle önce bastonunu, sonra kafasını çadırdan uzattığında; önde Savaşçı Sopref’i ve Byutan’ı, bir adım arkalarında Kâşif İsamora’yı ve en geride Hamal Ksepi’yi gördü. İhtiyar kafasını içeri sokar sokmaz biz ikiye ayrılmıştık: Henüz yağmur yağmadığı için lanetlenmediklerini düşünenler ve bulutların onları gördüğü için lanetlendiğini düşünenler. Kâşif ve ardındakiler koşaradım çadıra gelirken bir karara varmamız gerekiyordu. Büyüyen tartışma sonucunda ihtiyar Darvedeş kafasını tekrar uzatarak:


- “Hepiniz Yargı Çadırı’na!” diye haykırdı ve içeri girip çadırın örtüsünü kapattı.


İhtiyar ve köyün önde gelen üç kişisi derhal Yargı Çadırı’ndaki yerlerini almışlardı. Biz de onları üçüncü çadırdan gözleyebiliyorduk. İsamora ve ardındakiler bu çadıra girdiklerinde şaşkınlıkları ve korkuları, yorgunluklarını gizliyordu. İlk ses ihtiyardan duyuldu:


- Üzerinize su geldi mi?


İsamora:

- Hayır, asla! Bulutlar belirmeye başladığında köyün arkasındaki tepedeydik. Farkettiğimizde koşmaya başladık. Yağmurun tek bir damlasıyla bile karşılaşmadık.


- Size nasıl inanalım? Evet, kıyafetleriniz kuru. Fakat belki kuruttunuz, belki yolda değiştirdiniz. Sayın İsamora, Sayın Sopref, Sayın Byutan ve Sayın Ksepi; ben bu köyün geleceğini düşünmek için ihtiyatlı davranmak durumundayım. Islanmasınız bile bulutlara yakalandınız, elbet sizi görmüşlerdir.


İhtiyar bu sözlerinden sonra yanındaki üç yardımcısı ile konuştu. Bu yardımcılardan kurnaz olanı ihtiyara, “Bu adamların köyden gönderilmesi kesindir. Lanetleri ile köyümüzü yok mu etsinler? Ondandır önce getirdiği haberleri öğrenelim, hamalın yükü de epey büyüktür, ne getirdiklerini soralım. Sonra göndeririz, kendilerine yeni yurt bulsunlar.” dedi. İhtiyarın da aklına yatmış olacak ki hışımla İsamora’ya dönüp haberleri ve malları sordu. İsamora gözleriyle yalvaran bir tavır ve anlatırsam kovulmam düşüncesiyle:


- Sevgili Darvedeş, bulduğumuz tek şey Su’dur.


Bu sözleri duyan gizli izleyiciler alay ettikleri düşüncesi ile homurdanmaya başladı. Yargı meclisi de aynı fikirde konuşacakken İsamora söze devam etti:


- Sevgili köylüler ve sevgili Darvedeş; buradan kuzeye doğru yola çıktık. Sekiz gün sonra karşımıza dağ çıktı ve yönümüzü kuzeybatıya çevirdik. Beş günlük mesafe daha gittikten sonra bir tepeye vardık. Dinlenmek için etrafı gözetlerken tepenin eteğinde bir köy göründü. Fakat Güneş batmakta olduğu için orayı ziyareti ertesi güne erteledik. Gün atınca derhal yola koyulduk ve çeyrek günlük yol aldıktan sonra köyün az gerisinde sarp bir kayalık ile karşı karşıya kaldık. Fakat bu kayalık bizim bildiklerimizden değildir. Taşların boşluk yerlerinden su akar. Hem de damla damla değil, binlerce ibrikten boşanırcasına. Üstelik yağmur yağmazken de akar. Akan su, kendisine oyuk oluşturmuş ve orada toplanmış. Daha da ilginci sevgili Darvedeş, oyukta insanlar vardı, başlarına kadar suyun içindeydiler. İşte, buyurun, oraya kadar gittiğimiz yolun haritası ve o kayalıkların çizimi.


Köylülerin siniri yatışmış, İsamora’ya dikkat kesilmişlerdi. İsamora bunu fark edince sözlerine devam etti:


- Hepimiz manzara karşısında şaşırmıştık. Onlara gözükmeden köylerine doğru yola koyulduk. Vardığımızda hava kararıyordu. Derhal köyün ihtiyarını bulduk. İhtiyar; kır saçlı ve sakallı, sürekli vücut ağrılarından şikâyet eden ve yürümekten aciz biriydi. Köylüler onun için ayrı bir çadır yapmışlardı, yiyeceği ve içeceği önüne geliyordu. İhtiyar, oturduğu yerden hareket etmeye imtina ediyordu. Hemen kendimizi ve köyümüzü tanıttık. Hepimiz suyun içindeki insanların nasıl hayatta kalabildiğini merak ediyorduk, fakat çekindiğimizden soramadık. İhtiyar bize köylerinden, adetlerinden bahsederken ufak bir çocuk tahtadan kaseyle içi su dolu dört kap getirdi ve dördümüze de dağıttı. Biz hayretler içinde bir kâseye bir ihtiyara bakıp anlattıklarını dinlemeye çalışırken neden içmediğimizi sordu.


İnsanlar su içer miydi? Bugüne kadarki tüm öğretiler yanlış olamazdı. Suyun bize lanet olduğu öğretildi. Evet, daha başka ölüm şekilleri de vardı. Ama suyu içersek en büyük günahı işleyerek ölmüş olurduk. Hatta bir defasında köyden biri kendisini köyün ötesindeki tepeden aşağı yuvarlamıştı, ölmüştü. Derhal Yargı Çadırı’nda toplanılmış ve istişare edilmişti. İhtiyarın yardımcılarından kurnaz olanın aklına bir fikir gelmişti: “Neden Tanrı’ya kurban etmiyoruz? Sürekli hayvanlarımızı mı vereceğiz, bu seferde en değerlimizi, insanımızı, halkımızdan birini adayalım. Hem daha mükafatlıdır. Belki de Tanrı bu şekilde köyümüzü kutsar, belalar ve yağmurlar bizden uzak olur.” İhtiyar evvelen kabul etmese de sonra sonra mantıklı gelmişti de o adamcağızı Tanrı’ya adamıştık. Kurban törenine ilk defa beni de almışlardı. Kadınlar çadırlarda beklerken erkekler olarak töreni yapıp dönüştük. Döndüğümüzün gecesi inanılmaz bir yağmur bastırmıştı. Tanrı kurbanızı mı beğenmeyip bizi cezalandırmış mıydı, yoksa yağan yağmur bize bir hediyeydi ve biz varoluştan bu yana o mükafattan kaçmış mıydık? İsamora’nın sözleri düşüncemi böldü:


- Biz köyün ihtiyarına suyun bizim geleneklerimize göre lanetli ve günah olduğunu, su içmenin ölümle sonuçlanacağını ve daha önce köyümüzde yağmur yağarken ağzını açıp su içen iki kişinin o anda, orada günahkarca öldüğünü anlattık. Bizim anlattıklarımızdan etkilenmiş olacak ki ihtiyar, kendisine de bir kâse su aldı ve karşımızda bir çırpıda içti. İhtiyar: “Bakın dostlarım, su azizdir. Öyle olmasa Tanrı bize bunu göndermezdi. Tanrı bir şey gönderiyorsa onun kötü olması ihtimal midir? Kötülük ancak insandan doğar ve insana gider. Tanrı ne kötülüğü yaratmış ne emretmiş ne de yaymıştır.” İhtiyar daha uzun uzun konuşurken biz ölmesini bekliyorduk. Fakat Tanrı mucizesi sapasağlam konuşmaya devam ediyordu. Ondan aldığımız cesaretle aramızda kaselerdeki suyu ilk kim içecek tartışmasına girdik. Ben kaşifim, ben olmazsam kim çıkacak uzun yolcuklara, kim yeni köyler keşfedecek ve bunları yazıp çizecek diyerek suyu ilk içmeyi reddettim. Sopref ve Byutan güçlerini, Ksepi ise yük taşımacılığını ortaya koyarak suyu ilk içmeyi istemedi. Sonra bir oyun oynadık. Her kim bu köyden bir taşı hayvan derisine sararak boynuna asarsa kazanacaktı. Sonuncu gelen ise suyu içecekti. Süratle yarışmaya başladık. Nasıl olduysa ben sona kaldım. Her ne kadar istemesem de içmek zorundaydım ve bu korkarak olmayacaktı. Elime aldığım kâseden tek seferde tüm suyu içtim ve herkesle vedalaştım. Bir süre sonra ölmediğimi gören hamal ve savaşçılar da suyu içti. Artık hava iyiden iyiye kararmıştı. İhtiyar bizi o gece misafir etti. Onların çadırları da bizimkisi gibi içten ve dıştan geçmeli birbirine bağlı değildir. Evlenenler evvela kendilerine bir çadır kurarlar ve diğer köylülerden münferit yaşarlar. Bizim gibiler içinse konaklama çadırları vardır. Köylerinin meydanlarında bir kuyu var ve bu kuyu ağzına kadar su ile doludur. Biz etrafı gözetleyerek konaklama çadırına gittik. Uykuya dalmadan önce hayatta kaldığımıza şaşırırken uyanamayacağımıza kesin gözüyle bakıyorduk. Ksepi, kâsenin kutsal olduğunu ve o yüzden ölmediğimizi; Sopref ise bu suyun diğerlerinden farklı olduğunu iddia etti.


İhtiyar Darvedeş’in, bu sözleri dinlerken gözleri büyüdü ve yüzünde bir tür memnuniyetsizlik oluştu. Kadınların Yargı Çadırı’nda bulunması yasak olduğundan köşeden dinlemeye çalışıyorlardı. Herkesin merakı uyanmış olacak ki tüm köy halkının artık bunun bir Yargılama olmadığını ve Barınma Çadırı’nda konuya devam edilmesini istemesi üzerine İsamora, ilk çadırda baş köşeye kurulmuş, biz de etrafında halka yapıp oturmuşken sözlerine devam etti:


- Sabah nasıl olduysa ilk uyanan ben oldum ve herkesi uyandırdım. İhtiyar hariç tüm erkekler av avlamaya gitmişti bile. Kadınlar da günlük temel ihtiyaçlarını karşılıyordı. Çadırda dillerimiz bağlanmış otururken ihtiyarın kızı çadırın örtüsünü aralayıp bizi kuyunun başına davet etti. Derhal toparlanıp çıktık. Bizi orada ihtiyar karşıladı. Kuyunun hemen yanına oturmuş, Tanrı’ya verdiği nimetler için dua ediyordu. Bizi görünce hemen ayağa kalktı ve karşısına oturmamız için eliyle işaret yaptı. Hareket etmeye mecali olmayan bu adamın bizi görünce neden ayağa kalktığına bir anlam verememiştik. Sırasıyla karşısına oturduk. Bir yandan ağız kenarıyla dua ederken diğer yandan bize birer kâse su doldurdu. Biz birbirimize bakıp aynı anda içecekken bizi keskin bir el hareketiyle durdurdu, duasının bitmesini bekledik. Kendince ayini bittiğinde eliyle içebilirsiniz manasında bir işaret yaptı ve o da dahil hepimiz doyasıya içtik. Ben, bizi misafir ettikleri için minnetlerimi sunarken bir yandan da dönüp bunları size anlatmak için can atıyordum. Köyden ayrılırken ihtiyar peşimizden haykırıyordu: “Su, azizdir dostlarım; Su, azizdir dostlarım; Su, azizdir dostl…” Uzaklaştıkça sesler kesildi. Yola devam etmeyip köyümüze dönme kararı aldık ve işte, karşınızdayız sevgili köydaşlarım.”


Tüm köylüler hayret içerisindeydi. İsamora’nın anlatıkları tüm gözleri adeta Darvedeş’e çevirmişti ve herkes ondan bir yanıt bekliyordu. Kadınlardan Yepni’nin aniden sesinin yükselmesi, odağı kendi üzerine toplamasına neden oldu:


- Sayın Darvedeş, derhal Yargı Çadırı’na! Yargılacaksınız.


Bu duruma herkes şaşırmıştı. Darvedeş daha ne olduğunu anlayamadan kadınlar sırası ile Yepni’ye destek olur biçimde ayağa kalktılar. Bunu gören erkekler de ayaklandılar ve hepsi Darvedeş’i adeta gözleriyle Yargı Çadırı’na iteklediler. Darvedeş’in koltuğunda bu sefer Yepni oturuyordu. Kadınlar ilk defa bir yargıla(n)ma sürecinde bu çadırda bulunuyorlardı. Bu onlar için bir devrimdi. Kendisini yadırgayan Yepni’nin yardımcıları ise yine ihtiyarın yardımcılarıydı. Kurnaz olan öne atıldı ve yüksek sesle, “Derhal bunun hesabını verin sayın Darvedeş! Bizi, halkını bir Tanrı nimetinden yoksun bırakmanın açıklaması elbet olmalıdır.” Darvedeş’in yüzünün kaskatı kesildiğini görünce de Yepni’nin kulağına eğilerek, “Köyden gönderelim, bu yaptığı en ağır cezayı hak ediyor. Oylama yapalım, isterseniz Tanrı’ya kurban edelim.” dedi. O sırada bir çocuk çıkageldi. İhtiyarın yattığı hasırın altında bir kâse bulmuştu. Yepni, oylamaya gerek duymayarak Darvedeş’in de sessizliğinden aldığı güçle bir an önce köyü terk etmesini istedi. Darvedeş’in gözleri köylülere döndü ve onların gözlerindeki nefreti gördü. Sessizce çadırdan ayrıldı.


İhtiyar Darvedeş’in son sözleri uzaktaki kayalıklardan yankılandı:


- Sevgili Halkım: Suya Alışmayın!

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 Yorum

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
Misafir
18 Eyl

Kalemine sağlık ✨

Beğen
bottom of page