Kelle Koltukta Bir Varoluş


Doğa, insan kibrini terbiye etmek için en kuytu yarıklara en cüretkâr muammalarını saklar. Bizler, kâinatın merkezine bağdaş kurmuş o mağrur trajediler, zihnimize inen ufacık bir tereddüt darbesiyle bütün varoluşsal iplerimizi teslim ederken; mutfak tezgahlarının karanlığında, parke çatlaklarının izbe serinliğinde süzülen bir ezelî sürgün, ölümü apaçık bir istihzayla karşılar: Hamamböceği. Boynu gövdesinden ayrılan, fakat soluğu tükenmeyen o tekinsiz mukavemet.
Bilimin merceğinde bu manzara, soğukkanlı ve kusursuz bir düzenektir. Hamamböceğinin hayatı, bizimki gibi tek bir merkeze, şah damarlarının pompaladığı o amansız debiye bağımlı değildir; açık bir dolaşım sistemiyle akar gövdesi. Başı koptuğunda boyun çeperi hızla mühürlenir; ne ölümcül bir kan kaybı yaşanır ne de bir can çekişme feryadı. Nefes almak için bir çift ciğere ya da burun deliklerine de muhtaç değildir; gövdesine sıralanmış trake deliklerinden, yani o minicik gözeneklerden çeker havanın tortusunu. Dahası, hareketi ve hayatta kalışı idare eden akıl, tek bir kafatasının fildişi kulesine hapsedilmemiştir. Bedenin her boğumuna dağılmış "gangliyon" adı verilen sinir düğümleri, bağımsız birer muhtar gibi yönetir adımları. Bir hamamböceği, kafasını yitirdikten sonra günlerce, ta ki susuzluktan kuruyup bir kabuk kalana dek yürümeyi, hissetmeyi ve mekânı adımlamayı sürdürür.
İşte tam bu noktada, tabiatın sunduğu çıplak gerçeklik, felsefenin o tekinsiz uçurumuna açılır; insan ile böcek arasındaki kibirli mesafe bir anda sıfırlanır.
İnsan, ömrü boyunca başını kaç kez kaybeder? Hamamböceğinin uzuv planında yaşadığı o kopuşu, insan kendi ruhunda ve dimağında defalarca tecrübe eder. Büyük bir yasın ağırlığı, iflah olmaz bir aşkın yıkımı ya da çağın o boğucu cinneti çöktüğünde üzerimize, kafamız bir giyotin darbesiyle uçmuş gibi kalakalırız. Anlam haritamız parçalanır, iç pusulamız infilak eder.
Fakat insanı asıl trajik kılan, tam da bu kafasızlık ânında dahi nefes almaya devam etmesidir. Tıpkı böceğin gangliyonları gibi, insanın da hayvani refleksleri devralır nöbeti. Kalp ritmini bozmaz, ciğerler havayı körüklemeyi sürdürür; bacaklarımız her sabah bizi o tekinsiz rutinlere, sevmediğimiz mesailere ve aşina olmadığımız yüzlerin arasına taşır. Akıl çekilmiş, ruh çoktan çekip gitmiştir; lakin biyolojik makine, o kör inatla işlemeye devam eder. Metropollerin neon ışıklı caddelerinde, beton vadilerde telaşla koşuşturan kalabalıklar, kafası koptuğu halde yürüyüşünü bozmayan milyarlarca iki ayaklı suretten farksızdır.
Yine de doğanın bu iki sürgünü arasında onulmaz bir uçurum açılır. Hamamböceği, kafasızlığını bir eksiklik olarak tartmaz; o yalnızca var olur. Geçmişin muhasebesini tutmaz, geleceğin kaygısıyla kıvranmaz, "Neden ben?" demez. İnsan ise kafası koptuğu ânın bile bilincindedir. Bedenimiz hayata amansızca tutunurken, yitirdiğimiz o zihinsel sarayın enkazı altında eziliriz. Böceğinki biyolojinin sessiz bir zaferiyken, insanınki canlı bir cenazeye dönüşme çilesidir.
Böcek susuzluktan ölür; insan ise anlamsızlıktan.
Belki de varoluş, ne sadece kafatasının içindeki o kibirli fırtınadır ne de gövdenin o mekanik direnişi. Asıl hüner, hamamböceğinin o yaşama inadını, insanın kendi iç yangınından damıttığı anlam arayışıyla buluşturabilmektir. Zihnin tarumar olduğu, pusulanın şaştığı o en karanlık dönemeçlerde dahi gövdenin saklı direncine kulak vermek gerekir. Çünkü fırtına dindiğinde, o yitirilen aklın yerine eskisi gelmese bile, insan ruhu kendi küllerinden yeni bir gökyüzü kurmayı daima bilir.



Yorumlar