Ertelediğim Gökyüzü: Veda Ederken Birikenler


İnsan, hayatın provasını yaptığını sanarak geçiriyor günlerini; oysa perde çoktan açılmış, sahne çoktan dönmeye başlamıştır. Biz hâlâ sıramızın gelmesini beklerken hayat, sessizce kendi oyununu oynayıp durmaktadır. Bir gün son nefesin eşiğine vardığımda, geriye dönüp baktığımda canımı en çok yakacak olan şey, düşüp incindiğim anlar değil, hiç adım atmadığım o yollar olacak. Tükettiğim değil, sakındığım ömrün sızısı çökecek içime.
Çünkü insan bazı şeylerden vazgeçmiyor aslında; onları erteliyor. “Sonra okurum, sonra giderim, sonra söylerim, sonra başlarım…” diyor. Hayatın en büyük yanılsaması belki de bu tek kelimede saklı: Sonra. Sanki zaman, kapısını her gün yeniden açan sonsuz bir evmiş gibi davranıyoruz. Sanki bugün yetişmeyen yarın mutlaka bizi bekleyecek. Oysa hayatın bize verdiği en büyük ders, bazı şeylerin ertelendiğinde küçülmediği; aksine içimizde ağırlaşarak biriktiğidir.
Kitaplıkların tozlu raflarında beni çağıran, altını çizmeye ömrümün yetmediği o bilge cümlelerin suskunluğu yakacak canımı. Okumayı ertelediğim her kitapta tanışamadığım bir insan, yaşayamadığım her hikâyede içimde açılmayı bekleyen başka bir kapı olduğunu anlayacağım. Haritalarda parmak ucumla gezip de ayak basamadığım taş sokaklar, tanımadığım kokular, denizini seyretmediğim yabancı şehirler hesap soracak benden. Oysa dünya adımlanmak için vardı; bir pencere pervazından usulca seyredilsin diye değil.
Belki bir gün anlayacağım ki dünya bize sahip olmamız için değil, ona karışmamız için verilmiş. Bir şehrin sabahına uyanmak, bilmediğimiz bir sokağa sapmak, yanlış trene binmek, yolumuzu kaybetmek, sonra yeniden bulmak… Bunların hiçbiri hayatın dışında değilmiş. Hayatın kendisiymiş. Ben ise çoğu zaman kaybolmaktan korktuğum için yola çıkmamışım.
Ansızın bastıran deli bir sağanağın altında sırılsıklam olup dünyayı umursamadan dans etmek varken, saçak altlarına sığındığım o sahte güvenlikler için yanacağım. Bir akşamüstü hiçbir yere yetişmeden gökyüzünü seyretmek, bir şarkıyı sonuna kadar dinlemek, bir dostla saatlerin nasıl geçtiğini fark etmeden konuşmak, bir sokakta sebepsizce yürümek varken kendime sürekli “daha sonra” dediğim bütün o anlar için.
Bir tatlının damağımda bırakacağı o katıksız hazzı, yarının tartı korkusuna kurban ettiğim için kendime kızacağım. O zaman anlayacağım ki mesele yalnızca bir dilim tatlı değilmiş. Mesele, hayatın küçük zevklerine karşı kendime açtığım anlamsız savaşmış. Bedeni diri tutma telaşıyla ruhun iştahını aç bıraktığımı anlayacağım.
Ne çok şeyi korumaya çalışmışız meğer. Bedenimizi, itibarımızı, düzenimizi, eşyalarımızı, başkalarının hakkımızdaki düşüncelerini… Oysa insan bütün bunları korurken hayatın kendisini elinden kaçırabiliyor. En çok da ruhumu hoyratça hırpalayanlara karşı gösterdiğim o nezaket maskesi ardındaki sessizliğim kanatacak içimi. Kırıldığım yerde susup kalmak yerine hakikati yüzlerine söylemediğim, haddini aşana sınırını çizmediğim, “Bana bunu yapamazsın.” demekten çekindiğim o anlar birer zehir gibi tortulanacak göğsümde. Çünkü her susuş erdem değilmiş. Bazı suskunluklar, insanın kendisine ettiği haksızlığın başka adlarıymış.
Başkalarının konforu, başkalarının huzuru için kendi ömrümden sessizce çaldığım o cömert fedakârlıklar da çıkacak karşıma. Kendime bir yabancı gibi davranıp herkesin yüküne omuz verirken aynadaki o yorgun yüze bir fincan kahvenin sükûnetini bile çok gördüğüm günler için içim sızlayacak. Başkalarının hayatına yetişmeye çalışırken kendi hayatıma geç kaldığımı fark edeceğim. Herkesin yarasını sarmaya uğraşırken içimde kanayan yeri görmezden geldiğimi…
Belki de insanın kendisine yaptığı en büyük haksızlık, kendisini sürekli sonraya bırakmasıdır. Peki ya parmaklarımın ucunda hayat bulmayı bekleyen o enstrümanın telindeki kırık heves? O tellerde yalnızca çalınmamış şarkılar değil, yaşayamadığım başka bir ben de bekliyor olacak. Belki yıllardır içimde taşıdığım o ezgiyi bir kez olsun dışarı çıkarabilseydim, hayatımın başka bir kapısı açılacaktı. Ama ben, öğrenmek için geç kaldığımı sandım. Oysa geç kaldığım şey öğrenmek değil, başlamaktı.
Sırtıma bir çanta alıp pedalları rüzgâra doğru çevirmek, sınırları ve haritaları aşmak, yolu yalnızca bir varış değil bir oluş bilip o tekerleğin izinde kaybolmak varken; yerleşik korkuların ağırlığını seçtiğim için hayıflanacağım. Çünkü bazı yollar insanı bir yere götürmez; insanı kendisine götürür. Ben nice yolu, varacağım yeri bilmediğim için değil, yola çıkmaya cesaret edemediğim için geride bıraktım. Ve içimde söyleyemediğim cümleler…
Belki de insanın içinde en ağır taşlar, hiç söylemediği sözlerdir. İçimde bir nehir gibi çağıldarken sırf gurur ya da reddedilme korkusuyla dudaklarımdan dökülmeyen o saf sevgiler… Bir “seni seviyorum”u gurura teslim etmek, bir “seni özledim”i yutmak, bir “canım yandı”yı dilinin arkasına saklamak, gerektiğinde “kal” diyememek, gerektiğinde “git” diyememek… Bütün o söylenmemiş cümleler, bir gün içimde yankılanan eski bir ses gibi geri dönecek. İnsan bazen söylediği sözlerden değil, söylemeye cesaret edemediği sözlerden yaşlanıyor. Ve “El âlem ne der?”…
Çocukluğumuzdan beri içimize yerleştirilen, büyüdükçe kendi sesimiz sandığımız o yabancı sesin önünde ne çok şey bıraktık. En çocuksu, en sahici deliliklerimizi o görünmez putun önüne kurban ettik. Bir gün anlayacağım ki beni yargılayanların çoğu çoktan kendi hayatlarının telaşına karışıp gitmiş; benim hayatımı yaşamamı engelleyen “el âlem” ise yıllarca içimde konuşmaya devam etmiş. Ne acı.
İnsan, hayatının direksiyonunu başkalarının bakışlarına teslim edip sonra kendi yolunu bulamadığından yakınabiliyor. Renkleri tuvale boca edip içimdeki fırtınayı çizmek, aklımdaki o hikâyeyi kâğıda korkusuzca fırlatmak varken “mükemmel” olsun diye beklettiğim ve asla başlayamadığım o yarım taslaklar da çıkacak karşıma. O zaman anlayacağım: Kusursuzluk sandığım şey, çoğu zaman korkunun zarif kılığıymış.
Başlamaktan korkan insan, kendisine “Henüz hazır değilim.” der. Oysa hayat, hazır olmamızı beklemez. Belki de hayatın en büyük ironisi budur: İnsan kendini yaşamak için yeterince hazır hissettiğinde, hayat çoktan başka bir sayfaya geçmiştir. Ve bunların yanında daha nice küçük pişmanlıklar… Aramak isteyip aramadığım insanlar. Özlediğim hâlde ziyaret etmediğim evler. Birlikte gülmek için ayırmadığım vakitler. “Bir ara görüşürüz.” deyip o arayı sonsuza bıraktığım dostluklar. Bir çiçeğin açışını fark edemeyecek kadar acele ettiğim sabahlar. Pencereden bakıp geçirdiğim mevsimler. Güneşin yüzüme değmesine izin vermeden kapattığım perdeler…
Hayatın büyük kayıpları kadar küçük ihmalleri de birikiyor insanın içinde. Ve belki insan, en sonunda büyük mutluluklarını değil, küçük mutluluklarını neden bu kadar çok ertelediğini sorgulayacak. Çünkü hayat çoğu zaman büyük anlardan oluşmuyor. Bir fincan kahvenin yanında edilen kısa bir sohbetten, ansızın gelen bir kahkahadan, yağmurun sesinden, sevdiğimiz birinin omzuna başımızı koymaktan, bir kitabın sayfasında unutulmaktan, yolda karşılaştığımız bir kediyi okşamaktan, gökyüzünün renginin değişmesini fark etmekten oluşuyor.
Biz ise bunları yaşamak için bile kendimize izin vermeyi bekliyoruz. Belki de içimizde biriken bütün o ertelenmiş hayatların bir gökyüzü var. Her “sonra”ya bir bulut, her vazgeçişe biraz daha uzaklaşan bir ufuk ekleniyor. Biz fark etmeden gökyüzümüz ağırlaşıyor. Bir gün başımızı kaldırdığımızda, aslında yıllardır bakmadığımız bir göğün altında yaşadığımızı anlıyoruz. Ertelediğim gökyüzü belki de buydu. Yaşamak için daha uygun bir zamanı beklerken kaçırdığım bütün o sonsuzluk…
Ölüm kapıyı çaldığında, ardımda bıraktığım hataların değil, yaşamaya cesaret edemediğim ihtimallerin yasını tutacağım. Çünkü insanın asıl kaybı, yaptığı yanlışlar değildir her zaman. Bazen asıl kayıp, hiç yanlış yapmamak uğruna hiç yaşamamaktır. O gün geriye dönüp baktığımda “Keşke daha az korksaydım.” diyeceğim.
Daha çok sevseydim.
Daha çok yürüseydim.
Daha çok yazsaydım.
Daha çok dinleseydim.
Biraz daha fazla dağılsaydım, biraz daha az hesap yapsaydım.
Her şeyi güvenceye almak yerine, bazen hayatın beni şaşırtmasına izin verseydim.
Kendime “sonra” demek yerine “şimdi” diyebilseydim.
Çünkü hayat, dikkatle korunan bir vazo değil; kırıla döküle, doya doya içilmesi gereken buruk bir şaraptır. Onu yalnızca dökülmesin diye elinde tutan, tadına varamaz. İnsan bazen düşmekten korkarken yürümeyi, incinmekten korkarken sevmeyi, kaybetmekten korkarken sahip olmayı, başarısız olmaktan korkarken başlamayı erteler. Sonra bir gün fark eder ki ertelediği şey hayatın kendisidir.
Belki ölümün eşiğinde insanın önüne yaptığı hataların değil, yaşayabilecekken yaşamaktan korktuğu ihtimallerin defteri açılır. Ve o defterde “keşke” kelimesi ne kadar çoksa, insanın içinde o kadar ağır bir gökyüzü birikir.
Okumadığım kitaplar…
Gitmediğim yollar…
Söylemediğim sözler…
Çalmadığım şarkılar…
Çizmediğim resimler…
Yazmadığım hikâyeler…
Sevmeye cesaret edemediğim insanlar…
Yağmur altında dans etmekten kaçındığım akşamlar…
Kendime çok gördüğüm kahveler, yürüyüşler, kahkahalar, yolculuklar, başlangıçlar…
Hepsi orada olacak. Hepsi içimde bir gökyüzü olarak birikmiş. O zaman anlayacağım ki hayat bize sonsuz zaman vermemiş; yalnızca içinde sonsuz ihtimaller taşıyan sınırlı bir zaman vermiş. Ve belki de yaşamın sırrı, bütün ihtimalleri gerçekleştirmek değil; içimizde ölüme mahkûm ettiğimiz ihtimallerin sayısını azaltmaktır. Bu yüzden bugün hâlâ vakit varken bir kitabın kapağını açmalı insan. Bir yolu bilmeden yola çıkmalı. Sevdiğine sevgisini söylemeli. Kırıldığı yerde susmamalı. Bir enstrümanın telinden ilk yanlış sesi çıkarmaktan utanmamalı. Bir hikâyeye ilk cümlesini vermeli. Yağmur yağıyorsa saçak altından çıkıp biraz ıslanmalı. Çünkü bazı şeylerin telafisi vardır; ama yaşanmamış bir ânın kendisi geri gelmez. Hayat, gökyüzünü seyretmek için değil, onun altında yaşamaya cesaret etmek için verilmiş insana.
Ve insan, en çok dökemediği o son damlalar için eksik kalır.



Okurken insan yapmak isteyipte yapamadıklarını düşünüyor keşkelerine dönüyor.
Sevgili Yazar, keşke demeyecek insan var mıdır :)
( O gün geriye dönüp baktığımda “Keşke daha az korksaydım.” diyeceğim.
Daha çok sevseydim.
Daha çok yürüseydim.
Daha çok yazsaydım.
Daha çok dinleseydim.
Biraz daha fazla dağılsaydım, biraz daha az hesap yapsaydım.
Her şeyi güvenceye almak yerine, bazen hayatın beni şaşırtmasına izin verseydim.
Kendime “sonra” demek yerine “şimdi” diyebilseydim. )
Harika bir yazı, müthiş bir sorgulayış kalemin her daim kavi olsun. ✨