top of page

Durmak ya da Durmamak

Yazarın fotoğrafı: Hasan Orhan
Hasan Orhan
2 Eyl
8 dakikada okunur

Hasan Orhan - Durmak yada Durmamak

Bugünlerde özgürlük hakkında düşünüyorum. Özgürlük üzerine düşündüğümde, bu sadece kavramsal bir sorun olmaktan öteye geçiyor, duygusal bir sorun hâline geliyor. Bu yüzden, burada onun kavramsal boyutunu tartışmayacağım. Duygusal tartışma gerektiren böylesine mekanik bir çağda yaşarken onun kavramı veya tanımıyla uğraşmayı bulutsuz gökyüzünde bulut aramaya benzetiyorum. Bir şeyi tanımlayabilmem için onunla önce tanışmam gerekiyor. Demek istediğim, duyuma hiç temas etmemiş bir bulutun peşine düşemem.


O kadar aşk hikâyesi okumanın, dinlemenin ve bunlar yetmezmiş gibi son yüzyılda onu izlemenin sonucu olarak aşk hakkında çok şey öğrendik. Bu kazanımların karşılığında ise onun duygusunu yitirdik. İşte benim sorunum. Karşılaştıracak, benzetim yapacak onca aşk yorumundan sıyrılıp onun duygusuna varsak bile o yorumlarla anlamaya çalışıyoruz, deneyimlediğimiz o aşk duygusunu. Tanımak yerine tanımlamaya, onu kitabına uydurmaya çalışıyoruz. Neredesin, ey kendisine dokunulamayan deneyimin o muhteşem öznel niteliği, neredesin diye sormak istiyorum. Bu yüzden biri âşık olduğunu ya da olmak istediğini söylediğinde şöyle düşünüyorum: Acaba onu nerede öğrendi?


Şüphe ediyorum. Herhâlde diyorum, bir yerlerde izlemiş veya okumuş olmalı ve sonrasında ondan etkilendiği için kendini aşkı değil de anlatılan o aşk hikâyesini arzularken bulmuş olmalı. İstediği şey aşk olmayıp aşk hakkında öğrendiği o bilgidir ve asıl arzusu da onadır. Duygusuna kapılsa hemen arzuladığı o hikâyenin bilgisine karşılık geliyor mu bakacak, muhtemelen karşılık gelmediğini görecek ve onun aslında aşk olmadığını düşünecek. Âşık olmak istemiyor; Leyla ya da Mecnun olmak, onların hikâyesine sahip olmak istiyor. İstesin tabii, ona kim karışabilir?


Neyse ki konumuz aşk değil. Konumuz özgürlük, evet. Mona’nın hikâyesini izledikten sonra kendimi yine özgürlük üzerine düşünürken buldum. [1] Özgürlük duygusunu yolculuk sırasında deneyimlemeye çalışan kahramanın hikâyesinde dikkatimi en çok çeken, ne kadar gizlemeye çalışsa da duygusal bakımdan yalnız olmasıydı. Bağımlılık başka, bağlılık başka; ilki fiziksel, ikincisi duygusal; o bir bağımlı da olsa bir bağlılığı olduğundan söz etmek güç. Yalnızdı, çünkü bir bağlılığı yoktu. İnsanlarla temas kurmak zorunda kalırsa, onlarla duygusal bir yakınlık kurmayıp sadece iletişime geçiyordu. Hareket etmek onun vazgeçilmeziydi. Uzun süre bir yerde durmayıp devamlı hareket ediyor, arzuladığı duyguyu bu yolla deneyimlediğini düşünüyordu. Filmdeki diğer karakterler gibi onun hakkında, onun adına konuştuğumun ayırdındayım.


Sans toit ni loi

Hikâyeler böyle diye çadırımı sırtlayıp her şeyi geride bırakarak arzuladığım özgürlük duygusunun peşine düşmedim. Anlatılan benim hikâyem değildi, zannediyorum hiçbir zaman da olmayacak. Yine de isterdim; her şeyden uzaklaştığım bir yolculuğa çıkmak. Medeniyet tarafından esir alınmış özgürlük duygumu ancak medeniyetten uzaklaşmakla bulabilirim. Belki de gerçek olan budur, henüz deneyimlemediğimden onu bilmediğim.


Başka hikâyeler de var. Kimisi, maddi gücün sağladığı olanaklarla özgürlük duygusunun elde edilebileceğini savunur. Belki de gerçek olan budur, henüz deneyimlemediğimden bilmediğim bir başka şey. Daha başka hikâyeler de var; sadece okuduğum, izlediğim ya da duyduğum şeyler olduğundan onların deneyiminden de epeyce uzaktayım.


Hepsine rağmen, özgürlük duygusunun ne yapmakla ortaya çıkarabileceğim hakkında onu -örtülü de olsa- deneyimleyerek ayırt ettiğim bir ipucu biliyorum. Bu ipucu, durma eylemiyle ilgili. Bu eylemin tam anlamıyla neye karşılık geldiğini bildiğimden şüphe etsem de en azından, onun şimdi durduğum yerle hiçbir ilgisi olmadığından hiç şüphe duymuyorum. Durduğum bu yerde özgürlük duygusuna ilişkin ona temas edebildiğim hiçbir şey yok. Örneğin, onda durmakla özgürlük duygusuna temas ettiğim bir kalbin ya da bir şehrin içinde yaşamıyorum. Bir işim de yok, bir inancım ya da bir düşüncem, bir amacım da. Gerçekten de hiçbir şey yokmuş. Ve durdum. Kendimi çarmıha gerdim.


Geçen gün birinin boynunda istavroz gördüm. Baktım şöyle ve orada İsa Peygamberin çarmıhta olduğunu değil, onun sadece iki tahta parçası üzerinde durduğunu düşündüm. Zannediyorum, İsa Peygamberin o iki tahta parçası üzerinde dururken hissettiği özgürlüğü ben yirmi yedi yıllık ömrümde hissetmemişimdir. En saçma işlerin, örneğin buna benzer bir yazı yazmanın bile zorunlu ön koşulları varken (okuma yazmayı bilmek gibi) özgürlüğün mü olmayacak? Herhâlde vardır ve onlar yüreklilik, gayret, amaç gibi şeyler olmalı. Bende olmayan şeyler. Ve özgür olmak, Mecnun olmak istiyor. Hadsiz.


Benim sorunum ne? Ne diye yaşıyorum sorusuna bir cevap olacak kadar muhteşem bir durağa ulaşmak ve ona sımsıkı sarılmak, onu bırakmamak, ondan gitmemek isterdim. Hiçbir baskı unsuru altında kalmaksızın, onu tamamen seçerek, hür iradeyle bir yerde durmak, durulan yeri sevmek ve istemek, durmayı arzulamak isterdim. Zorunluluktan durulan ya da gidilen yerde, bağlılıklarından değil de bağımlılıklarından çarmıha gerilmiş gibi duran bir kimse kendini orada nasıl özgür hissedebilir ki? Hissetmiyorum. Böylece gitmek istiyorum. Hareket etmek ya da durduğum bu yerleri yıkarak gitmek, defolup gitmek istiyorum. Duruncaya dek yürümek istiyorum ama biliyorum, özgürlük duygusunu devamlı yürünen o yol içinde bulamayacağımı; çünkü, bu arayış eninde sonunda kayboluşla sonlanacaktır. İnsan, ölünce mi durmalı? Hiç sahip olamadığım bir şey olsaydı anlardım. Kaybettiğim o bulutu ben şimdi nasıl bulacağım? Zavallı Mona… Kayboldu gitti o yolda.


Kaybolmak, evet. Duralım durmasına fakat neden? Bu soru, durulan yerin anlamını da sorguluyor. Zannediyorum, bu yazı yayımlandığında ben Ankara’da olmayacağım. Temelli terk etmeyeceğim belki ancak bir süre uzaklaşacağım. Çok üşüyorum. Bu şehirde durmak için muhteşem bir nedenim vardı, yazık ki çok geç anladığım. Sıcak bir şehirdi burası, ne güzel sımsıcak yapıyordu içimi. Alışkın değildim. Bu sıcaklığın beni öldüreceğini zannedip üstümde ne varsa hepsini çıkardım, sonunda hasta oldum. Şimdi kat kat giyinsem de üşümekten kurtaramıyorum kendimi. Kısacası, bir nedenim de yok, durmaya ilişkin ona başvuracağım bir anlam da. Böyle olmamalıydı. Gideceğim gitmesine de nereye gideceğim? Orada ne var? İnsana benzeyen insanlar, hayvana benzeyen hayvanlar, taşa benzeyen taşlar ve toprağa benzeyen topraktan başka ne var orada? Gidince göreceğim. Görmesem de görünceye dek yürümek isteyeceğim. Yani, bir McCandless olacağım.


Çok ama çok az insanın başına gelen bir talih olduğunu düşünüyorum ve zannediyorum, Mona ya da McCandless gibi radikalleri saymazsak herkesin arzuladığı bir şeydir sözünü ettiğim. Yine de bu sonlu ve oldukça riskli. Çünkü durulan yerin zamanla ondan kaçılamayan ödev ya da sorumluluklar getirmesi, duygunun yitimiyle sonuçlanabilir ve sonra da hareket etmekle, yani o ödev ya da sorumluluklardan kaçmakla, yitirilen duygunun geri geleceği zannedilir. Biliyorum, çünkü deneyimledim. Dur dedi, ben durmadım; özgürlük duygusuna temas ettiğim hâlde. Nedir o? Belki de aşk. Asıl durulması gereken yerde(n) kaçmak. Mona yanıldı. McCandless da yanıldı, evet. Onlar kaçıyor ya da hareket ediyorlardı. Adına özgürlük dediler. Desinler tabii, onlara kim karışabilir? Ben de kaçtım ve bana da kimse karışmadı. Bir yanılan da benim ve henüz yaşıyorum. Ben onlardan da beter durumdayım.


Özgürlük duygusu… O muhteşem bir şey. Şimdi bana öyle uzak görünüyor ki kusurlarını göremediğimden olmalı, onun muhteşem olduğunu düşünüyorum. Acaba herkes benim gibi onun muhteşem olduğunu mu düşünüyor veya özgürlük duygusu, sadece bana değil herkese mi eşit uzaklıktadır ya da bizim ondan kaçtığımız gibi o da bizden mi kaçıyor, düşündüğüm başka şeyler.


***



Agnes Varda - Sans Toit Ni Loi Film Afişi

Sans toit ni loi filmini seyrettikten sonra, anlatılan hikâyeye ilişkin şu notu yazdım: “Görünen o ki, onu gidermeye zorunlu olduğum, eğer yaşamda tutunmak istiyorsam, bedensel ihtiyaçlarım özgürlük duygumun önündeki en sarsılmaz engeldir. Özgürlüğün en büyük tehdidi de sırf bu yüzden, her seferinde istediğini versem bile, gün içinde en az iki kez sesini duyduğum karın guruldaması, ikincisi ağız kuruluğu ve üçüncüsü ise barınmadır.”


Hikâyeyle ilgili olmasının yanı sıra bu not, şu sıralar yapmayı arzuladığımın tersine bir yerde durmuş olmamla da ilgilidir. Arzum hareket etmekti ancak şu sıralar durmuş, neredeyse hiç hareket etmemekteyim. Nedeni, hareket ederken başımın üstüne bir çatıya, karnımın guruldamasını kesmek için ekmeğe ve devamlı kuruyan ağzım için suya gereksinmemdir. Zorunlu ihtiyaçlarımı gidermezsem onların giderilmesi gerektiğini düşünmekten öteki şeylere, zorunlu olmayan ihtiyaçlarıma odaklanamam. Ben, zorunlu ihtiyaçlarımın esiriyim. İçinde barınmaya zorunlu olduğum bir ülkeye, birlikte yaşamaya zorunlu olduğum bir topluma ve her ikisi arasında bir denge kurmak için iletişime gereksiniyor olmam gibi. Ülkem çatım, ekmeğim toplum ve suyumsa ikisi arasında kurduğum iletişimdir. O hâlde benim hareket etmem değil durmam gerekmektedir. Durdum; böylece ekmeğim, suyum ve bir çatım oldu (ekmeğim bayat, suyum tuzlu, çatım virane olsa da). Kazanımlarım uğruna ödediğim bedel ise özgürlüktür.


Hikâyenin kahramanı Mona, böyle mi düşünüyordu? O her şeye rağmen ilerlemesi gerektiğine inanıyordu ve durma eylemine karşı hareket eylemine başvuruyordu. Bir yanıyla hayvana benziyordu, fakat göçebe bir hayvana, örneğin yersiz yurtsuz bir aslana. Onlar da ekmek, su ve çatı gereksinimlerini gidermek dışında asla durmaz, devamlı hareket ederler ve yalnızlar. Durmak yalnızlar için tehlikelidir, av olurlar; Mona’nın başına gelen çirkin şeylerin nedeni. Arada kendi gibileriyle iş birliği yaptığı görünse de amaçları günü kurtarmak, sonrasında kaldığı yerden devam etmektir. İş birliği onlar için sadece bir araç, işi görülünceye kullanılması gereken bir seçenekten ibarettir. Her şeye rağmen Mona hareket ediyor, hareket ettikçe arzuladığı özgürlüğün tadını çıkarıyordu. Kazanımları uğruna ödediği bedel ise yalnızlıktı.


Mona bir başına, kendisine mezar olan bir çukurda öldü ve çiftçilik yapan filozof böylece haklı çıktı. Filozof onu bilgece uyarmış, işin sonunda, özgürlüğe talip arkadaşlarının hepsinde olduğu gibi onun bir başına, yapayalnız öleceğini söylemişti. Mona, filozofun uyarısını zerrece umursamamış, üzerine onunla dalgasını geçip öylece ayrılmıştı yanından. Filozof için teklif, yani ona sunduğu şartlar toprağı sürmesi, hayvanlara bakması, bir evi olması gibi şeylerdi. Teklif ya da fırsat diye Mona’nın reddettiği ne varsa hepsini sunmuştu. Fakat aslında, filozof ondan durmasını istemişti. Ondan yapmasını beklediği şeyler durmaya ilişkin zorunlu gerekçeler olabilirdi.


Sans toit ni loi

Mona durmadı, bense durdum. Peki, durmasaydım ne olurdu, düşünüyorum şimdi. Ülkeden, toplumdan ve iletişimden kaçabilsem, hepsini reddedebilsem de biliyorum ki ne karın guruldamasından ne susuzluktan ne de bir çatı ihtiyacından kaçacaktım.  Bu yüzden, bir süreliğine de olsa sık sık durmam gerekecekti. Yalnız olduğum için de devamlı avcı kalabalığa av olma tedirginliği duyacaktım. Şu anda bile karnım gurulduyor ve sesini kesmem için ona istediğini vermem gerekiyor. Doğa bana yardımcı olurdu belki. Çok eski insan atalarım gibi avcılık yapabilir, mağara içinde korunabilir, bitkilerle de ahbap olabilirdim; Christopher McCandless gibi. Doğa medeniyet tarafından esir alınmışken insanlardan kaçmanın bir yolu kalmış mıdır? Sorduğum sorunun cevabını Into The Wild hikâyesinin kahramanından edinmem üzerinden on yıl geçti. Fakat filozof yine haklı çıktı. Hikâyenin kahramanı McCandless da acı içinde, ekmek ihtiyacını gidereyim derken kör olası bir bitki yüzünden, kendine çatı yaptığı bir külüstürde yapayalnız ölmüştü. Medeniyetten de bıçkın olan doğa, eğer onun ilkeleriyle yaşamak istiyorsa, bir insana asla ikinci bir şans tanımayacak kadar acımasızdır.


Cristopher McCandless

McCandless... Onca asiliğine rağmen insanları sevmekten bir an olsun vazgeçmeyen muhteşem adam. Herkese gülümser ve tanış olduklarının hayatında tatlı bir rüya etkisi bırakır, öylece çeker giderdi. Mona ile McCandless uzaktan bakınca hiç de benzemiyorlar birbirlerine ancak yakından bakınca, özellikle de bir konuda, birbirlerine çok benziyorlar. Mona... Çatısını sırtında taşısa da bir planı olduğundan söz etmenin güç olduğu muhteşem kadın. Ne söyleyecek bir çift sözü vardı ne de dökecek bir çift gözyaşı. İkisi de anarşistti. Onları anarşist yapan, toplumsal değerlerin tamamını reddetmiş olmasıydı. Aile, devlet, kimlik, ev, iş vs. toplumsallığa işaret eden hiçbir şeyleri yoktu. Medeniyet denen olağanüstü fikrin temelidir insanın durması ve onların asıl reddettiği de bu medeniyetle ilgili olan her şeydi. İki muhteşem hayvan, evlerine, yani doğaya dönmek istemişlerdi; hiçbir zorlama olmaksızın, tamamen hür iradeyle. İrade göstermeleri önemli, çünkü iradeleri dışında aynı duruma düşen, kendilerini yollara bırakan milyonlarca insan var. Savaş, yoksulluk, siyasi buhran veya kıtlık gibi nedenlerden ötürü önce şehirler arası, sonra yakın ülkeler arası ve ardından kıtalar arası yer değiştirir durur bu insanlar. Varmak ve durmak istiyorlar; arzuyla değil umutla hareket ediyorlar. Hayatta kalmak, daha iyi şartlarda yaşamak beklentisiyle bin bir tehlikeyi göze alarak, kuzeyden güneye, doğudan batıya göç ediyorlar. Gittikleri yerde bir aile kurmayı, bir kimlik edinmeyi, bir iş yapmayı, toplumda bir yer edinmek gibi şeyleri umuyorlar. Kimisi kalabalığa karışıp umuduna karşılık buluyor, kimisi yalnız kalıp avcı kalabalığa av oluyor. Hayvanlar gibi, fakat durabilen hayvanlar; başka bir farkımız olduğundan hangi yalancı söz etmiş? Hayır, durmak insanın ayırt edici niteliği olamaz. Bu bir doğa yasası. İster bitki olsun isterse taş, her nasıl olursa olsun hepsi de duruyor işte, bundan kaçış yok.


Onlar ise durmak istemedikleri için hareket ettiler. Durmanın onlar için bir zorunluluk olduğunu devamlı deneyimleseler de hareket etmeye devam edebilmek için ona katlanmak zorundalardı. Bir başka zorunluluk. Zorunluluk, evet, bu yer çekimi gibi bir şey. Yolun sonunda ise acı içinde, üstelik yapayalnız öldüler. Peki, özgürler miydi? Öylelerdi. Bir sokak kedisi ne kadar özgürse o kadar özgürlerdi. Peki, yalnızlık konusunda filozof haklı mıydı? Değildi. Mezara kalabalık bile girilse beden daima tek kişiliktir. Ruhun durduğu yerdir beden ve evet, herkes, yolun sonunda yapayalnız ölecektir.


Dipnotlar:

1

Yazının bu ilk kısmını diğer kısmını yazdıktan sonra yazdım. Kısımlar arasında bir yakınlık olsa da birbirinin devamı olduğunu söyleyemem. Üzerine henüz düşünmeye devam edilen bir sorun hakkında yazmanın kendine özgü zorluğu, dağınık ve yineleyerek ifade edilen düşünceleri bir çatı altında açıkça toplamaktır. Genellikle bir sonuca varılamaz böyle yazılarda; zaten amaç da kesin bir sonuca varmak değil, düşünme eylemini yazıda sürdürerek onda ciddileşmek, okuru söz konusu eyleme davet etmektir.


Yorumlar


bottom of page