top of page

Dağ Başında Bir Lokanta

Hüseyin Orhan
6 gün önce
5 dakikada okunur

Kapak Görseli: Lauritz Andersen Ring - "At Breakfast" (1898)
Kapak Görseli: Lauritz Andersen Ring - "At Breakfast" (1898)
Mekân:

Dağlar arasında 2 köyü birbirine bağlayan bir yol.

Karakterler:

Mehmet, Nuri, Ali Dayı

 

(Perde açılır. Sahnenin bir köşesinde Dağlar Lokantası adında bir işletme vardır. Lokantanın sahibi Ali Dayı, uzun yıllardır, yolda kalan yolculara yemek hizmeti sağlamaktadır. Sahnenin diğer köşesinden lokantaya doğru 2 genç yürümektedir. Bu 2 genç, bulundukları şehri geçip tatil beldesine ulaşmayı hedeflemektedir. Fakat yolun yarıda bırakılmış olması sebebiyle bir keşfe çıkmışlardır.)

Mehmet:

Oğlum Nuri, ne işimiz var burada, gel geri dönelim.


Nuri:

Bu kadar yolu boşuna mı geldik? Hem bir yol yarıda bırakılır mı? Kesin var bunda bir şey.


Mehmet:

Bir şey varsa biz niye buradayız? Sıkıntılı görünüyor. Bak cin min falan vardır, belli olmaz.


Nuri:

Tamam korkma ya. Gece de değil zaten, neyine korkuyorsun? Şu etrafa biraz bakalım, olmadı şu lokantaya soralım.


Mehmet:

Ne lokantası dağ başında?


Nuri:

Baksana (Dağlar Lokantası tabelasını gösterir).


Mehmet:

Şimdi iş daha şüpheli bir hâle geldi. Bak bizim akrabaların başından çok cin olayı geçti. Sıra bana gelmesin yani.


Nuri:

Ya bin yıllık hikayeler bunlar ya. Kaç yaşına geldin hâlâ bırakamadın. Cinlerin işi gücü yok senle mi uğraşacaklar? Sen boş ver cinleri minleri boş ver. Hem gel biraz yemek yeriz hem de lokantacıya da sorarız, yolumuzu buluruz. Rahat ol.


(Mehmet endişeli adımlar atar fakat Nuri’nin çok arkasında kalmaz.)

Nuri:

Selamın aleyküm! Kimse var mı?


Mehmet:

Kapı açık, vardır biri.


Nuri:

Alo, kimse var mı?


(İçerden öksürüklü bir ses gelir)

Ali Dayı:

Öğh öğh geldim geldim. Hoş geldiniz yiğenim.


Mehmet:

Hoş bulduk abi. Bu yol nereye çıkar?


Nuri:

Dayı insan mıyız? (Mehmet’e bakar, alaycı bir gülüş atar)


Ali Dayı:

Nasıl yani?


Nuri:

Cin misin? Cinsen ona göre kulhuvallahı okuyup konuşalım seninle. Durduk yere başımıza sıkıntı gelmesin.


Ali Dayı:

Dağ başında sadece cinler mi olur yiğenim. Hem sen önce insandan korkacan.


Mehmet:

Dayı cin çıkarsan bozuşuruz ama.


Ali Dayı:

Elhamdülillah insanız çok şükür. Bir derdiniz mi var idi?


Nuri:

Dayı işin şakası sana bu yolu soracaktık. Normal bir şekilde gelen yol şuracıkta bitti. Biz bu Elever Köyü’ne nasıl gideriz? Oradan da denize bağlanacağız.


Ali Dayı:

Normalde bu yol Elever’e gidiyordu ama buradan öteye yol yok. Yapmadılar. Dedik ama kime ne... Siz şimdi buradan geriye gitçeniz, çataldan yukarı çıkçanız. Bir saat yol uzuyor ama tek yol orası yiğenim.


Mehmet:

Hadi ya, çok vaktimiz de yok.


Nuri:

Valla yapacak bir şey kalmadı, biz oraya gidene kadar akşam olur zaten. Ha bir saat erken ha bir saat geç.


Ali Dayı:

Bazen dağlardan taş da düşer. Bu yüzden giderken yavaş gidin, sonuçta dağ yolu.


Nuri:

Biraz oturalım, sonra gideriz.


Mehmet:

Geç olacak ama.


Nuri:

Lan oğlum 5 dakika oturalım işte.


Mehmet:

Tamam tamam. Bir şey demedik.


(Kapı önündeki masaya otururlar. Kısa süren bir sessizliğin ardından Nuri konuşmaya başlar.)

Nuri:

Senin ev nerede dayı? Yoksa burada mı kalıyorsun?


Ali Dayı:

Dağ başında kalınır mı yiğenim. Kurdu var kuşu var.


Nuri:

Cini var (tekrar Mehmet’e bakar. Mehmet ise sabır çeker).


Ali Dayı:

Ben aşağıdaki köydenim. Şöyle dümdüz gitsen yarım saat var ya da yok. Güneş batmadan gidiyorum, güneş doğunca geliyorum.


Nuri:

E dayı çok iş oluyor mu burada?


Ali Dayı:

Haftada bir iki kişi gelir. Sizin gibiler işte. Onun haricinde kimse gelmez.


Mehmet:

E ne diye lokanta var burada o zaman?


Ali Dayı:

Canım sıkılıyor köyde. Yapacak iş yok, gidecek yer yok. Buraya geliyorum, zaman geçiyor.


Nuri:

Ne zaman açtın bu dükkanı?


Ali Dayı:

Valla ne desem yiğenim, bizim küçük kız üniversiteye başladıydı o yıl.


Nuri:

Eee?


Ali Dayı:

Sonra zaten bir asker bulmuş, everdik gitti. Ama durumu iyi ha! İstanbul’da şimdi. Evi var, arabası var, bir tane de torunum var. Prenses, prenses!


Nuri:

Dayı sen yaklaşık olarak kaç yıldır buradasın yani?


Ali Dayı:

Dedim ya yiğenim, çok oldu.


Mehmet:

Dayı peki sen niye burada lokanta açtın? Yani dağ başında... Senden başka kimse yok.


Ali Dayı:

Benden başkası yoktur ama taşı boldur.


Nuri:

Tamam da niye açtın lokantayı bu dağ başında?


Ali Dayı:

Hee buraya yol yapıyorlardı, ben bu yüzden açtım lokantayı. Bizim köyden Sadık vardı. Öldü ama çok iyi bir insandı. Bir gün aradı beni ‘Ali emmi’ dedi, ‘Ali emmi buraya yol yapılacak’ dedi. Bir yer kapatmamızı söyledi. Biz de hayvanları satıp burayı yaptık. Amma hiç öyle kolay olmadı. Bizim Nizamettin var aşağı köyden. Haber alır almaz o da yolun gerisine bir lokanta açtı ama baktı kimse yok, kapattı gitti. Kendisi gitti tabelası kaldı. Dağlar Lokantası adı da onundu. Benimki Dağ Başı idi. Her şeye para verdik ama tabelaya yetiremedik. Yani vardı ama küçüktü, uzaktan görünmüyordu. Nizamettin de gidince tabelasını aldım. Biraz hır gür oldu lakin Nizameddin sevecendir, iyiliği dokundu bize. O gitmeden önce işçiler geliyordu, işler yolunda gidiyordu. Ama ne zamanki başkan değişti, o zaman yol da böyle yarım yamalak kalıverdi. Nizamettin de dükkânı kapattı gitti.


Mehmet:

E başkan gitti, işçiler gitti, Nizamettin gitti. Sen niye gitmedin?


Ali Dayı:

Dedim ya canım sıkılıyor köyde. Burada oyalanıyorum. Aslında şehre gidecektim bizim çocukların yanında. Dedik ki lokanta büyür, ben başında olmasam bile para gelir bir şekilde. Olmadı ne yapayım?


Nuri:

Çocuklar gidip geliyor mu?


Ali Dayı:

Benim hanım öldü, biliyon mu? Aha mezarı da şu aşağıdaki çamlıkların orada. Ölüyü ziyaret etmeyen yaşayanı eder mi hiç?


Mehmet:

Doğru. E dayı Allah yardımcın olsun senin.


Ali Dayı:

2 bayramdan birinde gelirler bazen. Onda da aynı gelmeyi beceremezler. Biri Ramazan’da gelirse diğeri Kurban’da gelir. En azından hanımla konuşuyorduk ya işte.


Mehmet:

Kaç torun var dayı?


Ali Dayı:

En son 4 taneydi, üçü erkek. Sonra ne oldu bilmiyorum. Belki bir tane daha olmuştur. Bizim küçük ‘yapacağım’ diyordu ama bilmiyorum.


Nuri:

Allah analı babalı büyütsün. Ya dayı sana bir şey soracağım.


Ali Dayı:

Sor yiğenim.


Nuri:

Bu yolu niye tamamlamıyorlar? Yani bir yol yarım bırakılır mı? Önemli de bir yol yani.


Ali Dayı:

Biz muhtara dedik, gelsinler bitirsinler dedik. Ama muhtar ‘siz devletin işine karışmayın’ dedi. Biz ne edelim? Yaparlarsa da yaparlar. Yapılmıyorsa bir bildikleri var demektir, bizim muhtar da öyle dediydi.


Mehmet:

Tamam da sen iş yapamazsın ki böyle. Yol tamamlansa daha çok kişi gelir senden yemek yer.


Ali Dayı:

Doğru söylüyorsun da bunu devlete ben söyleyemem. Anında yıkarlar dükkânı başıma. Sadık ölmeseydi yardım ederdi amma o da mezarda. Huzur bulsun rahmetli.


Nuri:

He senin ruhsatın yok yani.


(Dayı soruyla ilgilenmez, dükkana bir bakış atar.)

Ali Dayı:

E siz bir şey yiyip içmiceniz mi?


Nuri:

Ne var yenecek?


Ali Dayı:

Köfte var. Bu dağ başında başka bir şey de bulaman zaten.


Nuri:

Dayı o zaman sen bize 2 yarım ekmek köfte yap. Az da soğan olsun ama.


Mehmet:

Oğlum tatile gidiyoruz ne soğanı?


Nuri:

Dayı soğan olmasın.


Ali Dayı:

Zaten yok ki.


Nuri:

Sen ne varsa yap bir şeyler.


(Ali Dayı kalkıp içeri geçer. Gençler dayının arkasından konuşmaya başlar.)

Nuri:

Bak dayının ayakları ters değilmiş. Sıkıntı yok yani.


Mehmet:

Ya ayağı düz olan bir insan kılığına girmişse...


Nuri:

Ya sabır...


Mehmet:

Aşağıdaki köyde kimse yok mu acaba?


Nuri:

Niye, ne oldu ki?


Mehmet:

Adam can sıkıntısından buraya geliyorum dedi. Köyden çıkıp dağa geliyor canı sıkılıyor diye. Bir terslik var.


Nuri:

Oğlum ama sen de ha! Ne tersliği olacak? Dümdüz köylü adam işte. Biraz garip bir adam, o kadar. Ama bir şey diyeyim mi, ben de çok ısınamadım bu adama. Dükkan da kaçakmış zaten. Köfteyi yiyip kalkalım yavaştan, uzayalım. Gerçi at eti midir eşek eti midir...


Mehmet:

At eti de eşek eti de olur. Kim bilir kaç yıllık köfteler. Elektrik de yok görünüyor. Etrafta hiç kablo yok. Bu dayı köfteleri nasıl saklıyor acaba?


Nuri:

Harbi lan. Kamera falan da yok. Başımıza bir iş gelse kanıtlayamayız.


Mehmet:

Oğlum benim midem şimdiden bulanmaya başladı. Gidelim hızlıca.


Nuri:

Dayıya ayıp olur.


Mehmet:

Nuri kalk Allah aşkına, adam gelecek bizi öldürecek burada.


Nuri:

Abartma lan. Niye öldürsün? (Nuri de korkmaya başlamıştır)


Mehmet:

Yav kalk, sonra düşünürüz sebebini.


(Masaya biraz para atıp dayıya seslendikten sonra koşmaya başlarlar.)

Nuri:

Dayı! Köfteler iptal!


(Ali Dayı bir elinde bıçakla lokantanın dışına çıkar. Bıçağı kaldırarak ‘hayret’ işareti yapar. Masadaki paraları şöyle bir baktıktan sonra diğer elinde olan fakat net görülmeyen ekmek ile bıçağı masaya bırakıp paraları alır. Gençlerin arkasından bir süre izledikten sonra son bir cümle söyler. Ardından eşyalarını alıp tekrar mutfağa geçer ve perde kapanır.)

Ali Dayı:

En azından az da olsa zaman geçti.

Yorumlar


bottom of page